- Almanca
- AnneBaba
- Arkeoloji
- Astronomi
- Basın
- Bilgisayar
- Bilim
- Biyografi
- Biyoloji
- ÇevreBilimleri
- Coğrafya
- Denizcilik
- Dizayn
- DışTicaret
- EBook
- Eczacılık
- Edebiyat
- Ekonometri
- Ekonomi
- Elektroteknik
- Endüstri
- Eğitim
- F.bilgisi
- Felsefe
- Fizik
- Fransızca
- Gazetecilik
- Gemi
- GenelKültür
- Gıda
- Halklaİlişkiler
- Havacılık
- HayatDersleri
- HayvancılıkTarım
- Hukuk
- Jeofizik
- Jeoloji
- K.özetleri
- KamuYönetimi
- Kimya
- KişiselGelişim
- Maden
- Makine
- Maliye
- Matematik
- Metal
- Mimarlık
- Muhasebe
- Mühendislik
- Müzik
- OrmanBilimleri
- Otelcilik
- Pazarlama
- Pedagoji
- Psikoloji
- RadyoTv
- Rehberlik
- Resim
- Sanat
- Sağlık
- Sigortacilik
- SiyasalBilimler
- SosyalBilgiler
- SosyalBilimler
- Sosyoloji
- Spor
- Stajlar
- Sunular
- SuÜrünleri
- Sınavlar
- Tarih
- Tekstil
- Tiyatro
- Turizm
- Türkçe
- UçakMühendisliği
- UluslarArasıİlişkiler
- Üretim
- Vatandaşlık
- İktisat
- İlahiyat
- İngilizce
- İnkilaptarihi
- İnşaat
- İstatistik
- Ziraat
- Ş.planlama
-
Değişen Kafalar Thomas Mann
Kaynakçası: Yok
Dosya Boyutu: 69 KB
Eklenme Tarihi: 13-12-08
Dosya Şifresi: www.odevsec.com
Dosya Açıklaması : Savaşçı soyundan gelen sığır yetiştiricisi Sumantranın kızı güzel kalçalı Sita ile (deyim yerindeyse) iki kocasının öyküsü, dinleyenden en üstün ruh gücü bekleyecek ve Mayanın (1) acımasız göz boyacılığına karşı bütün zekâsını kullanmasını gerektirecek kadar kanlı ve şaşırtıcıdır. Dinleyenlerin, öyküyü anlatanın dayanıklılığını kendilerine örnek tutmaları dilenir; çünkü; böyle bir öyküyü anlatmak, dinlemekten çok daha fazla gözü pekliği gerektirir. Öykü başından sonuna kadar aşağıdaki biçimde olagelmiştir. Kurban kâselerinin, diplerinden yukarıya doğru yavaş yavaş sarhoş edici bir içki ya da kanla doluşu gibi, insan ruhlarından da anıların yükseldiği; en sofu Tanrı inancının ezeli varlık tohumuna kucağını açtığı, ana özleminin, eski simgeleri, taze ürperişlerle sardığı, ilkyazda hacı kafilelerinin seller gibi kabararak dünyayı doğuran Ananın tapınaklarına koştukları bir çağda, yaşları ve kastları az farklı, ama yaradılışları birbirinden çok ayrı iki genç, candan dost olmuştu. Bunlardan daha genç olanının adı Nanda, biraz büyükçe olanının da Şridamandı. Biri on sekiz yaşındaydı, öteki ise yirmi birini bulmuştu. Her ikisi de gerekli zamanda kutsal kemeri kuşanmış ve iki kez doğanlar birliğine kabul edilmişlerdi. Her ikisi de tanrıların işareti üzerine atalarının nice zaman önce gelip yerleştikleri Kosala yöresindeki "İneklerin Mutluluğu" adlı, içinde tapınaklar bulunan köyün yerlisiydiler. Köyün çevresi bir kaktüs çiti ve tahtadan bir surla çevrilmiş, surun dört yöne açılan kapıları da, köyde yedirilip içirilen, ağzından asla yanlış bir sözcük çıkmayan ve söz tanrıçasından esin alan gezgin bir yargıç tarafından direkleri ve desteklerinden yağ ve bal sızması dileğiyle kutsanmıştı. İki genç arasındaki dostluk, her birinin ötekine göz koymasına neden olan benlik ve mülkiyet duygularının farkına dayanıyordu. Çünkü ruhun vücuda girmesi tekleşmeyi, tekleşme farklılaşmayı, farklılık kıyaslamayı, kıyaslama tedirginliği, tedirginlik şaşkınlığı, şaşkınlık hayranlığı doğurur; hayranlık da değiş tokuş etme ve birleşme isteğini yaratır. İşte "Etat vai tat" dedikleri budur. Bu kurallar, hayat çamurunun henüz yumuşak olduğu, benlik ve mülkiyet duygularının katılaşmamış bulunduğu gençlik çağı için çok yerindedir. Delikanlılardan bir tecimenin oğlu olan Şridaman da tecimendi. Oysa Nanda hem demircilik, hem de sığırtmaçlık yapıyordu. Çünkü; Babası Garga da çekiçle çalışmakta ve ateşi alevlendiren kuş kanadını kullanmakta olduğu kadar sığırları otlak ve ağıllarda beslemekte de ustaydı. Şridamanın Bhavabhuti adlı babasına gelince ata soyu tarafından Veda bilgini bir Brahman ailesindendi. Oysa Garga ile oğlu Nanda böyle bir şeyi ileri sürmekten çok uzaktılar. Ama yine de Şudra sınıfından değil, biraz keçi burunlu olmalarına karşın pekâlâ insan topluluğundan sayılıyorlardı. Hem, Şridaman için olduğu kadar, babası Bhavabhuti için de Brahmanlık bir anıdan başka bir şey değildi. Çünkü babası çıraklık döneminden sonra gelen aile babalığı basamağında kendi isteğiyle durmuş ve bütün yaşamı boyunca çileciliğe ulaşmayı denememişti. Ya Veda hakkındaki bilgisinden ötürü kendisine verilen bağışlarla yaşamayı küçük görmüş ya da bunlarla karnı doymadığı için müslin, kafiru, sandal ağacı, ipek, dokuma ticareti yapmak gibi onurlu bir işe girmişti. Böylece Tanrı hizmetine adadığı oğlu da "İneklerin Mutluluğu"nda bir Vanidja, yani tecimen olmuş ve onun oğlu olan Şridaman da çocukluk yıllarından birkaçını üstat bir din adamı, bir Gurunun (2) gözetimi altında dilbilgisi, gökbilim ve varlık bilgisinin temel öğelerini öğrenmeye ayırdıktan sonra aynı yolu izlemişti. Garganın oğlu Nanda bunları yapmamıştı. Onun karması (3) başka türlüydü. O, hiçbir zaman kan karışmaları ya da kalıtım yoluyla din adamlarına yaklaşmamıştı, olduğu gibi, şen, safdil bir halk çocuğu, tam bir Krişna tipi olarak kalmıştı. O esmerdi. Demirci olduğu için kolları güçlüydü, çoban olduğu için de, gösterişliydi. Hardal yağından yapılmış merhem sürdüğü vücudu biçimliydi, takmayı çok sevdiği kır çiçeklerinden yapılmış çelenklerle, altın süs eşyası temiz ve sakalsız yüzüne çok yakışıyordu. Ama yukarıda söylediğimiz gibi biraz keçi burunluydu, dudakları da biraz kalındı. Ama ikisi de hoştu. Kara gözleri hep gülümserdi. Teni Nandanınkinden çok daha açık, vücudunun ve yüzünün biçimi onunkinden hayli başka olan Şridaman, bütün bunları kendisiyle kıyaslayarak hoşlanıyordu. Kendi burnunun üstü bir bıçak sırtı kadar keskindi. Göz bebekleri ve göz kapakları yumuşaktı. Yanaklarının üzerinde yelpaze gibi yumuşak bir sakal vardı. Ne demirciliğin, ne de çobanlığın izi görülen vücudu daha çok Brahmanlığın ve tecimenliğin etkisinden olacak, kaslı değildi. Göğsü biraz süngerimsi, göbeği de yağlıcaydı, öte yanları doğrusu eksiksizdi. Hele ayakları ve diz kapakları zarifti. Bu, tam anlamıyla soylu ve bilgin bir başın ana öğe, geri kalan yanların da ayrıntıdan ibaret olduğu bir vücuttu, buna karşılık Nandada vücut ana öğe, kafaysa sevimli bir ayrıntıdan ibaretti. Özetle ikisi, çifte kişiliğe girerek, kâh sakallı çilekeş kılığında tanrıçanın ayaklarına kapanan, kâh taptaze bir delikanlı kılığında önünde dimdik duran Şivaya benziyorlardı. Ama bunlar, ana karnındaki dünya ve öbürdünya, yaşam ve ölüm demek olan Şiva gibi bir tek varlık olmayıp yeryüzünde iki ayrı varlıktılar. İkisinin de kişilik ve varlık duyguları yetersizdi, birinin ötekine gereksinimi vardı, yaratılışlarındaki bu eksiklikleri birbirleri tamamlıyordu. Sakalı nazlı bir ağzı çevreleyen Şridaman kalın dudaklı Nandanın iri yarı Krişna yaratılışından hoşlanıyor; öteki de kısmen bundan hoşnut kalıyor, ama özellikle Şridamanın açık rengi, soylu başı, daha başlangıçtan itibaren bilgi ve felsefeyle el ele ilerlediği ve onunla kaynaştığı bilinen doğru konuşması onun üzerinde büyük bir etki yaratıyordu. Onunla birlikte bulunmaktan o kadar hoşlanıyordu ki; birbirinden ayrılmaz iki dost olmuşlardı. İşin aslı, her birinin diğerine karşı duyduğu ilgide birazcık da alay gizliydi: Çünkü Nanda Şridamanın göbeğine, ince burnuna ve doğru konuşmasına, Şridaman da buna karşılık, Nandanın keçi burnuna ve halka özgü görünüşüne için için gülümsüyordu. Ama bu gibi içten eğlenmelerin çoğu kez tedirginlikten ve kıyaslamadan doğduğu ve bundan kaynaklanan, kişilik ve varlık duygularından alınan ve Maya isteklerine en ufak bir zarar bile vermeyen bir haraç olduğu bilinir. Kuş cıvıltılarıyla dolu olan sevimli ilkyaz mevsiminde Nanda ile Şridaman, her biri kendisiyle ilgili bazı özel nedenler dolayısıyla yaya olarak yola çıkmışlardı. Babası Nandayı, dillerinden anladığı, bellerine yalnızca sazdan kuşaklar örtünen ve demir taşından eritme yoluyla ham maden elde etmesini bilen aşağı sınıftan birtakım insanların yanına, bir miktar hammadde almaya yollamıştı. Bunlar Camna ırmağı kıyısında, Şridamanın görülecek bir işi olan kalabalık Indraprastanın biraz kuzeyine düşen, Kurukşeta kasabasının yakınında ve iki arkadaşın yurtlarından birkaç konak batıda bulunan Kralende oturuyorlardı. Şridaman da "İneklerin Mutluluğu"nda kıtlaşmış olan pirinç havanlarıyla çok kullanışlı özel bir tür çırayı sağlayacak ve bunları, ailesinin kentteki iş arkadaşı, kendileri gibi "ev babası" basamağında duralamış bir Brahmandan, yurdundaki kadınların incecik bir iplikten dokudukları renkli bürümcüklerin karşılığı olarak, olabildiği kadar kârlı bir biçimde, alacaktı. Nanda, aşağı sınıftaki insanlardan, karşılığında ham maden almayı umduğu felselek tohumları, kauri kabukları (4) ve ayak tabanlarını boyamaya yarayan, alta kırmızısı içirilmiş kaba kâğıtlarla dolu bir sandığı omuzlamış; Şridaman da, ara sıra arkadaşlık adına Nandanın kendi yüküyle birlikte sırtladığı ceylan derisi içine sarılmış bürümcüklerini arkasında taşıyarak, bir buçuk gün kadar kâh insanların gelip geçtiği yollarda, kâh ıssız ormanlarda yürüdükten sonra sonunda evrenin kucaklayıcısı, Vişnunun düş mahmurluğu sayılan dünya ve varlıkların anası Kalinin kutsal yıkanma yerlerinden birine vardılar. Burası, dağların kucağından başıboş bir kısrak neşesiyle boşandıktan sonra akışını düzene koyarak sessiz sularını en kutsal yerde ölümsüz Ganja katan Camna ile birleşen "Altın Sinek" ırmağı üzerindeydi. Sonsuz Ganj da birçok kola ayrılarak denize dökülüyordu. Bu ırmak, insanın yaşam suyundan içerek, içine dalıp çıktıktan sonra yeniden dünyaya gelmiş gibi olduğu, bütün lekeleri silen birçok tanınmış yıkanma yeri bulunan kıyıları ve kavşak yerlerini çevreler. Yeryüzündeki "Saman Yolu"na başka ırmakların da katıldığı ya da şu kar yuvasının kızı "Altın Sinek"le, "Camna" ırmağı gibi diğer ırmakların da kavuştuğu yerlerde, bulundukları adaklara göre saz ve lotuslar arasından gurursuzca suyun kucağına atılmak zorunda olmayanların gerekli biçimde sudan içip dökünmelerini sağlayacak biçemde yapılmış kutsal merdivenleri olanlar da vardı. Dostların yoluna çıkan yıkanma yeri, öyle bilginlerin mucizeli etkilerinden söz ettikleri ve soyluların olsun, halkın olsun sürüler halinde, ama ayrı ayrı zamanlarda üşüştükleri büyük ve ünlü yerlerden biri değildi. Küçük, sessiz, kapalıydı ve iki suyun kavşak yerinde değil, yalnızca "Altın Sinek"in kıyısında bir yerdi. Suyun yatağından birkaç adım yüksekte, bütün isteklerin ve sevinçlerin tanrıçası adına kurulmuş, tahtadan ve neredeyse yıkılmaya yüz tutmuş, ama çeşitli oymalarla süslü bir mihrabın kambur biçimindeki kulesi Sellanın tepesinden bakıyordu. Çaya inen merdivenler...

Ödev Hazırlanıyor
Lütfen Bekleyiniz
| Bu ödeve hiç yorum yapılmamış. İlk siz yorum yapın! |
İhtiyacınız olan ödevi bu bölümü kullanarak arayabilirsiniz..





