Ödev Bilgileri

Bulunduğunuz Kategori:
EBook Ödevleri
  • Kiralık Konak Yakup Kadri Karaosmanoğlu

    Kaynakçası: Yok
    Dosya Boyutu: 151 KB
    Eklenme Tarihi: 15-12-08
    Dosya Şifresi: www.odevsec.com
    Dosya Açıklaması : KİRALIK KONAK ÜZERİNE Kiralık Konak, Yabanın popülerliği bir yana bırakılırsa gerek içeriği, gerek kişilerinin işlenişi, gerekse kurgusu bakımından Yakup Kadrinin romanları arasında önemli bir yer tutar. Türk romanının köşe taşlarından oluşu, değerini günümüzde de koruması ise konu edindiği gerçekliğin, değişik boyutlarda da olsa sürmesinden gelir. Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri onsekizinci yüzyılda görülen ve Tanzimatla somutlaşan Batılılaşma olgusuna bağlayabileceğimiz bir gerçekliktir. Bu Kiralık Konakla Yakup Kadri, altyapısından üstyapısına bir değişim sürecine giren Türkiyede, bu sürecin sonucu olan bir sorunsalı getirir gündeme. Zaman dilimi olarak da bu sorunsalın belirgin biçimde yaşadığı ikinci Meşrutiyet dönemini seçer. Hüküm Gecesinin önsözünde de belirttiğim gibi, İkinci Meşrutiyet salt mutlakiyetçi yönetimin sona erdirildiği siyasi bir devrim olarak ele alınamaz. Geleneksel toplum yapısının çözüldüğü, sınıflaşmanın belirginleştiği bir tarih sürecinde sivil-asker bürokratların, dışa bağımlı egemen güçlerin desteğinde yönetime el koyması olayıdır temelde. Ama Türk burjuvazisi üretim güçlerini geliştirecek, üretimin toplumsallaşmasını sağlayıp hızlandıracak güçte olmadığı, değişim toplumun kendi iç dinamiklerince belirlenmediği için çöküntü durdurulmadı, tersine hızlandı. Böylece, Türkiyenin yukarıdan aşağıya kapitalistleşmesi süreci içinde, yapı kendi iç dinamiğiyle değişmedi. O zaman doğrudan doğruya saldırıya uğrayan doğa kendisi değil, hayat tarzı, değerler, ahlak, kısacası kültür oldu. (Murat Belge, Birikim, s. 2, 1975). Bu açıdan bakılınca yapısal bir çözülüşün, toplumun bütün kesimlerine, hayata yansıyan bir çöküntünün romanıdır, Kiralık Konak. Değer yargılarının alt üst olduğu bir dönemi kuşaklar arası çatışmayı odak alarak anlatır Yakup Kadri. Batıya öykünme ve bu öykünmenin yarattığı toplumuna yabancılaşma olgusu, dünya görüşünün, buna bağlı olarak da yaşama biçiminin,değişmesi, insanlar arası ilişkilerdeki yozlaşma romanın çatısını oluşturur. Roman kişileri de bu çatı içinde ve sınıfsal konumlarıyla yansıtılır. Naim Efendiler bu yaz Kanlıcaya taşınmadılar. Zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti cümleleriyle başlayan romanın ilk sayfalarında Yakup Kadri, Tanzimattan, Meşrutiyete İstanbulun ve redingot dönemleri olarak ikiye ayırır yaşayan tarihsel süreci. Giyimden yola çıkılarak yapılan bu saptama gerçekten de bir kültür değişiminin somut göstergelerini getirir. Abdülmecit döneminin İstanbulun giyinmiş ölçülü, zarif, namuslu birer aile babası ve kibar konak reisi olan İstanbul Efendisi yerini ikinci Abdülhamit döneminin redingotlu, yan uşak, yarı memur, ikiyüzlü insanına bırakmış; dolayısıyla görkemli konak hayatı da köşk hayatına dönüşüvermiştir. Sonuç olarak ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin kendine özgülüğü kalmış; her şey geleneğin dışına çıkmıştır. Burada Yakup Kadrinin, değişimi biri ötekinin içinden çıkan ve birbirine bağlı, birbirini izleyen aşamaların oluşturduğu bir süreç olarak toplumsal fonu ustalıkla çizdiğini söylemek gerekir. Nitekim romanın başkişilerinden Naim Efendinin tanıtımı hemen bu satırların ardından gelir. Onu öteki kişiler izler. Bütün hatıraları, bütün zevkleri, bütün muhabbetleri, kendisini güldüren ve ağlatan her şey mutlaka bundan kırk sene evveline ait olan Naim Efendi redingotlu nesle mensup olmakla beraber vücudu henüz körpe iken İstanbulun içinde teşekkül ve tekemmül etmiş kimselerdendir. Damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey ise Alafranga hayat namına sabahtan akşama kadar bin türlü garabet yapan, kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildir. Birbirine bütünüyle karşıt bu iki tipin yanısıra Naim Efendinin torunları Seniha ve Cemil, yeğeni Hakkı Celis, Kasım Paşanın oğlu Faik Bey de üçüncü kuşağı oluştururlar. Böylece romanın ilk bölümlerinde belirgin yanları, duyuş, düşünüş ve davranış özellikleriyle anlatacağı kişileri sergileyen Yakup Kadri, bu kişiler arasındaki ilişkileri öyküleyerek olayı geliştirmeye başlar. Seniha-Faik, Seniha-Hakkı Celis ilişkisi çevresinde sözünü ettiğim sorunsalı kişilerinin dramını belirleyen ana olgu olarak gündeme getirir. Gerçekten Naim Efendinin dramı, kimi zaman benliğine dek sarsılsa, sonunda kendi içine kapanmayı seçse de toplumun gelişimine ayak uyduramayışından ya da değişmeye karşı direnmesinden gelmez. Tersine, torunlarına duyduğu sevgi onu her şeye boyun eğmeye, bütün aykırılıkları kabullenmeye götürür. Konağıyla birlikte parça parça dökülmeye, yokolmaya yazgılı bir sınıfın bireyidir o. İşlevi bitmiştir. Yapabileceği tek şey kendini zamanın akışınıa bırakmak, eskiyle yeni, alaturkalıkla alafrangalık arasında, için için birinciden, kafası ve yüreğiyle ikinciden yana tükenip gidecektir. Arkamızda bıraktığımız mazinin son feryadı ve önümüzde hissettiğimiz uçurumun ilk ürpertisi olarak... Ama çöken yalnız Naim Efendi değildir. Önümüzdeki uçurumun göstergeleri olan Senihayla Faik Bey de bir başka çöküntüyü yaşarlar. İkisinin dramı da bireysel olduğu ölçüde toplumsaldır. Frenklerin asır sonu diye niteledikleri, geçmiş ve şimdiyle bağlarını kopararak geleceğin akımlarına bağlanan Seniha, içi de dışı gibi durmaksızın değişen, okuduğu yabancı dergilerde, tiyatro oyunlarında, romanlarda tanıdığı tipleri hayata geçirmeye uğraşan genç bir kızdır. Değil dedesinin, babası Servet Beyin düşüncelerini, davranışlarını bile ilkel, sakat ve şaşılası bulur. Boğulacak gibi olduğu konaktan da, ülkeden de kaçmak, kurtulmaktır tek isteği. Sürdüğü hayat, bütün hareketliliğine, bütün gönül eğlendiriciliğine karşın yavan ve tekdüzedir ona göre. Oysa Avrupada, Avrupanın aydınlık ve bayındır kentlerindeki hayat ne kadar başkadır. Çölde yürüyene serap neyse, Senihaya da Avrupa odur bir bakıma. Faik Beye yönelişinin bir nedeni de budur. Çünkü Faik Bey, Avrupanın birçok kentini dolaşmış, o hayatı tanımaktan da öte yaşamış bir gençtir. Küçük yaşından beri Avrupada bulunduğu için bir frenk zarafeti ve mahareti edinmişti, Batılı bir salon adamının bütün gösterişlerini özümsemiş, varlığına sindirmiştir. Onunla karşılaştırıldığında beceriksiz, çiğ, züppece davranışlarıyla bayağılaşan yaşıtları arasında kolayca sivriliverir bu nedenle. Ayrıca yorgun ve aynı zamanda hummalı bakışıyla da kadınların gözdesidir. Aile bireyleri dahil çevresindeki insanları dillerini anlamadığı, davranışlarından ürktüğü başka cinsten birtakım mahlukat gibi gören Senihanın, özlediği hayatın bir parçası olan Faik Beye eğilim duyması, bu eğilimin genç kızlık duygularıyla birleşerek yakıcı bir tutkuya dönüşmesi doğaldır. Yine de bu aşkın bir yanardağ gibi ansızın patlayıp somutlaşması için konaktaki görece özgürlüğün dışında afrodizyak bir ortam gerekecektir. Kahramanlarını Büyükadaya taşır Yakup Kadri. Delikanlılara, taze kadınlara, içkiye ve saza düşkün halanın köşkünde Diyonizos şölenlerini andıran bir kır yemeğinin ardından gecenin mehtabıyla birlikte aşk sökün eder. Beklenen sonucuna, evliliğe ulaşmayan bu aşk geçerli değer yargılarıyla çatışan bir ilişkiye dönüşmekle kalmaz, aile kurumunu sarstığı gibi kahramanlarını da çöküntüye götürür. Dengesini yitiren Seniha, zengin biriyle evlenerek özlediği hayata kavuşma düşleriyle oradan oraya savrulur. Terkedilen Faik ise artık eski uçarı, çapkın Faik değildir. Tutkusu yerden yere, çukurdan çukura sürüklemiştir onu. Burada, Yakup Kadrinin, kişilerini ele alış ve yansıtışında göze çarpan bir noktaya dikkati çekmemiz gerek. Değiş me olgusudur bu da. Romandaki birincil kişiler hayatla ilişkilerinin gelişim sürecinde, bilinçli ya da bilinçsiz değişime uğrarlar. Naim Efendi, Seniha ve Faik Bey adım adım olumsuzluğa yuvarlanırken, Servet Bey yeni yaşama biçiminin ürünü olan Şişlideki bir apartman katına taşınır, iş adamları, nazırlar, yabancı zenginlerle düşüp kalkmaya başlar. Olumlu sayılabilecek tek değişme ise Hakkı Celiste görülür. İlk bölümlerde duygulu, düşsel bir dünyada gezinen, Edebiyat-ı Cedidenin o ünlü solgun benizli tiplerini anımsatan Hakkı Celis Senihaya duyduğu sevgi karşılıksız kalınca, hele sevdiğinin ve çevresindeki kişilerin aşk anlayışlarının başkalığını görünce önce boşluğa yuvarlanacak, savaşın başlamasıyla gerçeğin ayrımına vararak yeni bir sevgiye, millet sevgisine sarılacaktır. Naim Efendiyi de yalnız o terketmez. Değişen hayatın darbesini ikisi de aynı insandan, Senihadan yemişlerdir çünkü. Ama hayatın gerçek yüzünü gören, katıldığı askeri eğitimden bambaşka bir insan olarak çıkın eskiden yazdığı bütün şiirleri yakmak isteyen, Senihanın ve Faik Beyin kişiliğinde Batılılaşmanın yarattığı yeni insan tipini kıyasıya eleştirip kurtuluşu ulusçulukta arayan Hakkı Celis de yokolmaya yazgılıdır. Çürüyen bir düzenin bireyidir o da. Değişen, uçurumun kenarına gelen Senihayı sevmiyordur gerçi, ama içindeki, geçmişteki Senihayı da söküp atamamıştır. Bir duygu ve düşünce çatışmasını bütün benliğiyle yaşar. O çevrede, o insanlar arasında yeri yoktur artık, o hayatın dışında kalmayı seçmiştir. Bu seçimse onu boşluğa itecek, hayata tutunamayınca ölüme sığınacaktır. Denilebilir ki Yakup Kadri romanını karşıtlar üzerine kurmuş, olayların ve kişilerin geliştirilmesinde çatışma olgusundan yararlanmıştır. Temeldeki çatışma eski-yeni, Doğu-Batı kavramlarıyla açıklanabilir kuşkusuz. Belli bir sınıfın yaşama biçimindeki değişme, aileyi dağıtıp eskinin simgesi konağı kiraya çıkarttırırken seçeneği olan apartman dairesini getirir. Naim Efendinin simgelediği sınıf çökerken de savaş koşullarını değerlendiren iş adamlarının oluşturduğu yeni bir sınıf türeyecektir. Naim Efendilerin kalıntıları, Hakkı Celislerin cesetleıl üzerinde... Bütün değerleri, kutsal bilinen ilkeleri, insanlar arası ilişkileri maddeye dönüştürerek, metalaştırarak... Yakup Kadrinin, anlattığı toplumsal çözülüşü yeni bir oluşumun geçiş evresi olarak aldığını, görünürdeki yozlaşmanın toplum yapısına ilişkin görünmeyen nedenlerini kavradığını söyleyemeyiz. Eleştirinin ötesine geçemeyişi, olumsuzlamadan kurtulamayışı da buna bağlanabilir. Ama yansıttığı toplumsal gerçekliğin doğruluğuda yadsınamaz. İşte Kiralık Konakı önemli kılan bu niteliği, gerçekliğe, bağlılığıdır. Araştırmacılarca örnekleriyle kanıtlandığı gibi Seniha tipinin Madam Bovaryden alınmış olması da değerini eskitmez. Nereden, nasıl esinlenilmiş olunursa olunsun, önemli olan Türk toplumunun tarihsel gelişiminde yaşanan, bugün de etkilerini sürdüren bir gerçekliğin yansıtılması değil midir?Önce İkdamda tefrika edilen (no. 8430-8491) Kiralık Konak, Yakup Kadrinin kitap olarak yayımlanan (1922) ilk romanı. Bugüne dek yedi basımı yapılmış. 1939da yeni harflerle yapılan ikinci basımı, Yakup Kadrice birinci sayılmış. Bu nedenle sözlük ve ansiklopedilerdeki baskı sayıları ve tarihleri yanlış. Üstelik kimi kitapların kapağında sözgelimi dördüncü basılış denirken, içerde üçüncü basılış olduğu belirtiliyor. Bu karışıklık bir yana, saptayabildiğim kadarıyla romanın bu yeni basımı sekizinci baskı oluyor. Metin olarak 1974 tarihli yedinci baskıyı temel aldım. Önceki baskılarla karşılaştırırken de yeni harflerle yapılan baskısından başlayarak romanın dilinin değiştirildiğini gördüm. Ama bu değiştirme, Hüküm Gecesinde olduğu gibi bir yeniden yazma boyutuna ulaşmamış, yalnızca anlaşılması güç eski sözcüklerin yerine yenileri konulmuş, cümlelerde yalınlaştırmanın zorunlu kıldığı kısaltmalar yapılmıştı. Bu nedenle metni verirken belirtilmeleri gerekmiyordu. Ama Yakup Kadrice yalınlaştırılmasına karşın, Türkçenin hızla değişimi sonucu, özellikle genç kuşakların anlayamayacağı sözcükler vardı metinde. Bunların anlamlarını sayfa altlarında verdim. Anlamı cümlenin gelişinden çıkarılabilecek sözcükleri ise açıklamadım. Bir de dizgide düşen sözcükler ya da atlamalar sözkonusuydu. Bunlar da eklendi kuşkusuz. Son söz olarak, bütün titizliğimize karşın eksiklerimiz olabileceğini, uyarı ve katkılara açık olduğumuzu belirtelim. Atilla Özkırımlı, 7 Şubat 1979 KİRALIK KONAK Naim Efendiler bu yaz Kanlıcaya taşınmadılar. Zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti. Kışın konaklarda, yazın yalılarda oturan aileler gittikçe azalmaktadır. Hele, Mısırlıların üşüşmelerinden sonra Boğaziçinde yalısı, köşkü olup da kiraya vermekten sakınanlara ya çok zengin, ya çok hesapsız gözüyle bakılıyor. Naim Efendi ise, ne çok zengin, ne çok hesapsızdır. Babasından kalmış bir serveti gençliğinden beri oldukça büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyor. Kendisi, İkinci Abdülhamit devri ricalinden olmakla beraber bu servete hiçbir şey ilave etmedi. İlave edebilirdi, çünkü senelerce devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Gençliğinde babası gibi Mabeyni Humayuna mensuptu, sonra birçok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet azası, Rüsumat Müdiri Umumisi oldu ve nihayet Defterihakani ve Evkaf nezaretlerine geçti. İnkılaptan iki sene evveldi, dolaşık bir tevliyet (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve günden güne bulanan hükümet işlerinde tiksinerek bir köşeye çekildi. Bununla beraber hiçbir zaman kenara atılmış bir memur haline düşmedi, devrin ricaliyle münasebette bulunur ve Muayede (Bayramlaşma) merasiminde hiç değilse defteri mahsusa (Özel deftere) imzasını atmaya giderdi. Memuriyet hayatında yakından gördüğü resmi ve gayrı resmi bütün pisliklere rağmen, devlete ve devlet adamlarına karşı hala derin bir saygısı vardı. Naim Efendi o terbiyeli kimselerdendir ki evliya, enbiya isimlerinin sonunda Radiyallahu anh demeyi hiç unutmazlar ve Paşa kelimesini med (Uzatarak) ile telaffuz edip, mutlaka hazretleri ile nihayetlendirirler. Bu gibi kimselerin başlıca fazileti, itaat ve hürmettir. Bütün terbiye ve ahlak düsturları onlar için yalnız bu iki kelimenin ifade ettiği manadan ibarettir. Bununla ,beraber, Naim Efendinin iki esaslı fazileti daha vardı: Bir ana kadar müşfik ve bir dul kadın kadar titizdi. Fakat, titizliği asla bir huysuzluk derecesine. varmazdı; bu, temiz ruhunun ve temiz vücudunun maddi ve manevi pislikler önünde bir nevi tiksinmesinden gelirdi. Göğüs üstünde bir yağ lekesi, bir kaba söz, mübalatasız (Dikkatsiz) bir hareket, onu müsavi derecede kederlendiren şeylerdendir; fakat, pek içli, pek nazik bir adam olduğu için, kederlendiğinin kimse farkına varmazdı. İstanbulda iki devir oldu: Biri İstanbulun; diğeri redingot devri... Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbulun devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar. Tanzimatı Hayriyenin en büyük eseri, İstanbulinli İstanbul Efendisidir. Bu kıyafet dünyaya yeni bir insan tipi çıkardı ve Türkler bu kıyafet içinde ilk defa olarak vahşi Asya ile haşin Avrupanın arasında gayet hususi yeni bir millet gibi göründü. Yaşayış ve giyiniş itibariyle Şimal kavimlerinden daha sade ve daha düşünceli olan bu millet, duyuş ve düşünüş itibariyle Akdeniz kıyılarındaki medeniyetlerin bir hulasası şeklinde tecelli ediyordu. Ağır kavuklu, alacalı, kesif Yeniçerilerin demir çarıklarının çiğnediği bu toprakta hangi tohum, hangi hava bu çiçeği veriyordu? Zira, bu beyaz pantolonlu, beyaz yelekli ve lüstrin kaloşlu Türkler, ince bir halattan ibaret endamlariyle biraz evvelki boğum boğum adamlara hiç benzemiyorlardı. Sultan Mecit devri ricalinin, Halet Efendi muasırlarının çocukları olduğuna kim ihtimal verebilir? Bunlar, boyunlarından ipekli bir mendille boğulmuş solgun benizleriyle onların cebir ve huşunetinden (Zorbalık ve sertliklerden ürkmüş kimseler gibidirler. Hepsi de umumi işlerden çekinir, hiddetlerinde ve hazlarında ölçülü, namuslu aile babaları ve kibar konak sahipleri idiler. Bizde, Çerkes halayıklan, harem ağaları, Boşnak bahçıvanlarıyla büyük ev hayatı asıl bu devirden başlar. Yüksek rütbeli devlet adamlarının tesis ettikleri Osmanlı kibarlığının kundağı canfes astarlı ve serapa (Baştanbaşa) ilikli İstanbulun idi. Sonra redingot devri geldi ve redingotu içinden yarı uşak, yarı kapıkulu, riyakar, adi bir nesil türedi. Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile bir saray hademesi hali vardı. Çoğu, İkinci Abdülhamit Han devri ricalinden olan bu adamların her biri bir hile ile efendilerinin arabasına binmiş seyisleri andırıyorlardı. Bunların elinde İstanbulda konak hayatı birdenbire köşk hayatına intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin üslubu kaldı; her şey gelenek dışına çıktı; her beyni tatsız ve soysuz bir Arnuvo ve bir Rokoko merakı sardı; binalarımız, eşyalarımız, elbiselerimiz gibi ahlakımız, terbiyemiz de rokokolaştı. Abdülmecit devrinin o ağır; zarif ve için için gelenekçi Osmanlılığından eser kalmadı. Naim Efendi, aşağı yukarı bu redingotlu nesle mensup olmakla beraber, vücudu henüz körpe iken İstanbulun içinde yetişip gelişmiş kimselerdendi. Maziden bize yadigar kalmış bu gibi şahsiyetler, aramızda elan mevcuttur. Bunlar, pek eski zamanlarda bile, eski adamlardandı. Ruhları sanki bir merhalede durmuş gibidir. Nitekim Naim Efendinin bütün hatıraları, bütün zevkleri, bütün muhabbetleri, kendisini güldüren ve ağlatan her şey mutlaka bundan kırk sene evveline aittir. Onu dinleyen ve onu yakından gören bir kimse zanneder ki, Naim Efendi yarım asırlık bir letarjiden (Uyanılmayan derin uyku) henüz gözlerini açıyor ve şaşkın...






Ödev Hazırlanıyor
Lütfen Bekleyiniz




Ad-Soyad :
E-posta (Gizli tutulur) :
Başlık :
Yorum :
   
Bu ödeve hiç yorum yapılmamış. İlk siz yorum yapın!


Ödev İndir ve Ara

İhtiyacınız olan ödevi bu bölümü kullanarak arayabilirsiniz..

Site Sayacı

Kategori Sayısı
87
Ödev Sayısı
2211
Ödev Kapak Sayısı
69
Yorum Sayısı
511
Anahtar Kelime Sayısı
21547
Bu web sitesi bir google fenomenidir.
Bu siteden sadece ödev indir ilir.