Ödev Bilgileri

Bulunduğunuz Kategori:
EBook Ödevleri
  • Küçük Köpekli Adam Georges Simenon

    Kaynakçası: Yok
    Dosya Boyutu: 90 KB
    Eklenme Tarihi: 15-12-08
    Dosya Şifresi: www.odevsec.com
    Dosya Açıklaması : Acaba pazar günkü olay ona atfetmeye kalkıştığım öneme sahip mi? Abartmaya kaçmadan, olay bile denemez buna. Sokakta rasgele bir karşılaşma. Paris kalabalığında meçhul bir çift. Bir bakışma. Yine de, üç günden beri, ruh halim değişti ve kesin olduğunu sandığım kararlar artık gözüme o kadar kesin görünmüyor. Bu kararlan ne dramatik ne de duygusal bir şekilde hatırlıyorum. Ben diğerleri arasında, diğer milyonlarca, milyarlarca insan arasında, yaşayanlar, yazdığım şu anda doğanlar ve ölenler arasında herhangi bir insanım yalnızca; aynı toprağa basmış, aynı havayı teneffüs etmiş, mevsimlerin aynı akışını yaşamış, az çok bana benzeyen yüz milyarlarca varlık da cabası. Her halükârda yazacaktım, ancak, bu son pazar gününden önce, düşündüğüm sadece bir mektup yazmaktı; belki hayli uzun, kimseye hitaben yazılmamış bir mektup, gönderecek kimsem yok çünkü. Ne var ki dün, dükkânı kapattıktan sonra, bir okul defteri almak için karşıdaki kırtasiye dükkânına gittim. Bana mavi, pembe, yeşil ve sarı defterler gösterdiler. Mavi olanını seçtim; pazar günü, öğleden sonra saat üçe doğru Pantheonun üzerinde bulutların arasından beliren mavi gökyüzü parçası yüzünden şüphesiz. Mektubumun üslubu, şu anda yazmayı tasarladığım şeyin üslubundan çok farklı olacaktı. Yarın, ertesi günler, gelecek haftalarda nasıl bir üslup tutturacağımı doğrusu bilmiyorum, zira bunun uzun sürebileceğini ve kendime tanıdığım süreyi uzatacağımı sezinler gibi oluyorum. Cumartesi günü kararımı vermiştim. Sakin ve huzurluydum, sonun yaklaştığını bir çeşit alaycılıkla görüyordum; bu alaycılığı da mektubumda hissettirecektim. Nasıl başlayacağım konusunda tereddüt ediyordum. "Ben, Paris III. Bölge, Arquebusiers Sokağı 3 numarada oturan, kırk sekiz yaşında, Felix Allard..." Vasiyetnamelerde olduğu gibi, "aklen ve bedenen sağlam olarak..." diye ekleyecek miydim? Başkalarının beyninde neler olup bittiğini bilmesem de, dolayısıyla neyin normal olup olmadığı konusunda karar vermem güç olsa da, aklen sağlam olduğuma yemin ederdim. Tutturmayı düşündüğüm üslup buydu. Hafif bir üslup, şurasında burasında azıcık acı alay olacaktı; başkasını değil beni, kendimi hedefleyen bir acı alay. Bu defterin ilk sayfasını yavaş yavaş karaladığım şu anda, her zamanki gibi sakinim, belli belirsiz gülümsüyorum, fakat bir parçacık heyecan duymadığımı da iddia edemem. Pazar günü rastladığım o çift yüzünden mi? Belki. En iyisi o günü kısaca anlatmak. Her sabah olduğu gibi saat altıda uyandım, hava hâlâ karanlıktı. Yine diğer günlerde olduğu gibi, elimi elektrik düğmesine uzatır uzatmaz, yorganın üstünde, ayaklarımın dibinde yatan Bib, ufacık kuyruğunu sallayarak vücudumun üstünde sürünmeye başladı ve yüzümün hizasına gelince, sevinç içinde birkaç kere kısa kısa havladı. İkimiz gevezelik ettik. Gevezelik ettik diyorsam... Elbette Bib, aynı diğer köpekler gibi, gerçek anlamda konuşmaz. Ben onunla konuşurum, o da bana kendince cevap verir. Mesela sabahki sevgi gösterilerimizden sıkıldığı zaman, üstümü açmak için çarşafı çekiştirir, sonra da döşemeye atlar. Ropdöşambrımı giydim, çıplak ayaklarıma terliklerimi geçirdim ve kapıya yöneldim. Her gün aynı saatte tekrarlanan bu hareketler, insanların çoğunun gözünde önem taşımazlar, biliyorum; bir köpekle yalnız yaşayan bir adam içinse, bir ayin töreninin ciddiyetine bürünürler, hele bu adam, iyi ve kötü yanlarını iyice tarttıktan ve enikonu düşündükten sonra çekip gitmeye karar vermişse. Yaşantımda başka alışkanlıklarım, başka geleneklerim oldu. Sabahlan kahve kokusu ve annemin mutfaktaki ayak sesleriyle uyandım, daha sonraları bir çalar saatle, sonra bir kadın vücudunun hareketleri ve hayvani sıcaklığıyla. Bebek viyaklamaları, yan odada bir çocuğun pıtır pıtır yürümesi beni uykudan uyandırdı. Daha sonra... Böyle gidersem sonunu hiç getiremeyeceğim ve pişmanlık duyuyormuşum gibi yanlış bir izlenim verebilirim. Hiç pişman değilim, hiçbir şeyden pişman değilim, bunu hemen belirteyim. Bu açıklamanın bazı kimseleri kızdıracağını bildiğim halde, utanç duyduğum bir şey de yok. Bu, şu an için doğru. Yarın ne düşüneceğimi, hele ne gibi bir sonuca varacağımı -eğer bir gün varırsam- öngörmeye çalışmıyorum. Sonuç, herkes için, çaresiz olarak aynı değil mi? Bib merdivende önüm sıra koşuyordu; ahşabı griye çalan ve pürtüklü, cilasız eski bir merdiven. Boş evde, topu topu iki kat indik. Birinci kattaki emaye levha, iş günlerinde on beş kadar genç kızın çalıştığı, yapma çiçek imal eden küçük bir ticarethaneye ait. Giriş katında, Montluçon taraflarında dikilip hazırlanan yağmurluklar satılıyor, sadece toptan olarak. Ne kapıcı var, ne de başka kiracılar. Bib ve ben her akşam saat altıdan sonra ve pazarları bütün gün, yalnızız. Zinciri çıkarıyor, sürgüyü çekiyor, kilitten çıkmayan koca anahtarı çeviriyorum. Bib, kapı onun geçebileceği kadar geniş açılır açılmaz, aralıktan süzülüp dışarı fırlıyor ve karşı evin kö- şeşine doğru seğirtip bacağını kaldırıyor. Yağmur yağmış. Şiddetli bir yağmur değil. Kaldırım taşlarını karartıp, sona eren geceye ıslak bir koku vermeye yetecek kadar. Eşikte durup bir sigara yakıyorum, ropdöşambrımın cebinde daima sigara ve kibrit bulundururum. Düşünmüyorum. Belli bir şeye bakmıyorum. Bib, ben, köşedeki sokak lambası ve dekorun bir parçası olan sokaktaki diğer iki lamba. Arquebusiers Sokağı başka sokaklara benzemez. Önce, dik bir açı yapar. Beaumarchais Bulvarından başlayıp yüz metre kadar ileride, tam benim oturduğum yerde bitiverir ve yön değiştirerek Saint-Claude Sokağına doğru devam eder, orada karşısına başka binalar çıkar. Saint-Claude Sokağında bir kilise vardır, Saint-Sacrement Kilisesi, çanlarını duyanm. Daha doğrusu duymam gerekirdi, ama buna dikkat ettiğim yok. Bib bir kaldırımdan diğerine gidip geliyor, çöp tenekelerini, park etmiş kamyonların lastiklerini kokluyor; ben, kapıyı aralık bırakarak ağır ağır daireme çıkıp, panjurları açıyor, sonra da gaz ocağını yakıp kaynaması için suyu üstüne koyuyorum. Yaklaşık sekiz yıl boyunca durum buydu -ilk iki yıl Bib yoktu- ve bu sabah binlerce defa tekrarladığım hareketleri yapıyorum. Tavanı -dairenin her yerinde olduğu gibi- eğik, küçücük tuvalete giriyor ve elektrik ampulünün yansıdığı aynanın karşısında saçımı tarıyorum. Seyrelmiş saçlarım bir türlü alışamadığım bir renk aldılar. Artık san değiller. Yaşıtım erkeklerde görülen o ipeksi ve gümüşi gri de değiller. Kullanıla kullanıla eskimiş yer bezlerinin renksiz ve kirli tonuna sahipler ve aralarından kafatasımın beyaz derisi görünüyor. Başkaları, yaşlandıklarında, sabahleyin aynaya bakarken benim duyduğum şaşkınlığı duyuyorlar mı, merak ediyorum. Kendimi öyle çirkin buluyorum ki, kendi kendime surat bu- ruşturuyorum. Belki de hiçbir zaman yakışıklı olmadım; yine de, hayatımın büyükçe bir bölümünde, kendi suretime tiksinmeden, hatta gizli bir hoşnutlukla, bakabildim. Uzun boylu, adaleliydim, Allardlara özgü o sağlam yapıya sahiptim. Boyum mu kısaldı? Olabilir. Koca vücudum porsudu, yüzüm şişti, sağlıksız bir görünüm aldı, gözlerimse balıkçı tezgâhlarındaki mezgit gözlerini hatırlatıyor bana. Yanlış anlaşılmasın. Sızlanmıyorum. Kaderime ağlamıyorum, geçmişi özlemle aradığımı sanmak hata olur. Aklım başımda, hepsi bu, aynaya bakıp yüksek sesle: - Çirkinsin! diyebiliyorum. Hatta bazen: - Senden iğreniyorum! diye ekliyorum. Hınç, özlem duymaksızın, dahası kimseye, ne kadere, ne insanlık durumuna gücenmeksizin. Uzun zaman önce kabullendim. Kabullenmek kelimesi tam olarak doğru değil, çünkü başka türlüsünü yapamazdım. Mütevekkil kelimesinden hoşlanmıyorum. Kendimi bu duruma uydurdum diyelim. Mutfakta fokurdayan suyun sesini işitiyorum ve suyu azar azar kahveliğin filtresine döküyorum. Bibin, koklanacak ne varsa kokladıktan sonra ciddiyetle eve döndüğünü bilmek için pencereye kadar gitmeme gerek yok. Kapıyı kafasıyla itecek, sonra da, daha ilk günlerde edindiği bir alışkanlıkla, kapıyı aynı şekilde kapatıp merdivenden çıkacak. Islanmış ve üstünde yağmurlu sabahlara has kokusu var. Eski kömür sobasına bir göz atıyor; bu sabah hava yumuşak olduğundan sobayı yakmadım. Sonbaharda ve kışın her pazar sobayı yakarım, zira günün büyük kısmını evde geçiririz. Hafta içi sobayı ancak işten döndüğümde, saat altı buçuğa doğru yakarım. Bib günlerden pazar olduğunu biliyor ve bu pazarın neden öbür pazarlar gibi olmadığını merak ediyor mu? Aslında, her ikimiz de son pazarımızı yaşayacaktık. Bu karan haftalar önce almıştım. Başlangıçta, belli bir tarih saptama-mıştım. Sabahlan aynada kendimi seyrederken, daha doğrusu tıraş olduğum sırada, kendi kendime: - O noktaya geleceğim zaman... diyordum. Kafamda, iki-üç aylık bir mühlet anlamına geliyordu bu. Hangi safhayı aşmak istemediğimi biliyorum, ama bunu tam tamına belirleyebilmek zor. Durmadan erteleyerek, günün birinde kendimi güçsüz ve iradesiz bulma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordum. Daha pazar sabahı, kendimle ilgili her şeyi artık bildiğimi sanıyordum. - Dostum Bib, bugün uzun bir gezinti yapacağız... Her söylediğimi anladığını ve kuyruğu, kulakları, bakışıyla bunlara kendi tarzında cevap verdiğini düşünmek bir oyun. Gezinti kelimesi aşina olmadığı bir kelime değil ve coşku içinde gidip gelerek sevincini belli ediyor. Sofrayı kuruyorum, zira yemeklerde masa örtüsü sermeyi, belli bir yol yordamı, daha doğrusu asgari bir kendine saygıyı korumayı sürdürüyorum. Çatı penceresinin ötesinde gökyüzü daha şimdiden soluk. Sokaktaki hemen hemen bütün binalar ambar ya da atölye ve içlerinde pek az insan yaşıyor. Onlar da pazar keyfi yapıyordur. Beaumarchais Bulvarında bile otomobiller tek tuk, zira hava insana kırlara gitme arzusu vermiyor. Tam Kasımlık bir pazar başlıyor. Ölüler Yortusu geçmiş olmasa, bir Ölüler Yortusu günü diyeceğim. Bu bana Puteaux Mezarlığını ve kasımpatıların kokusunu, bir de yıllar sonra, elimde bir çocuk eli, Boulogne Ormanındaki gezintileri hatırlatıyor. Peksimet paketinin kâğıdını yırtıyorum ve Bib peksimetini bekliyor. Sakarin hapları kahvemde minik baloncuklar çıkan- yor. Her şey hoş, gökyüzü gibi grimtırak ve binlerce mutfakta insanlar benim gibi kahvaltılannı ederken bu pazar günü ne ya-pacaklannı düşünüyorlar. Ben ne yapacağımı biliyorum. Hep yapageldiğim gibi, ev işleriyle başlamalıyım. Bu işlerle benden başka ilgilenen yok. Her sabah bir ya da iki saatliğine bir gündelikçi kadın tutabilirdim. Bütçem sarsılmazdı, hele ki talih beni neredeyse zengin ettiğinden beri. / Yabancı bir kadının eşyalanma dokunduğunu ve az da olsa hayatımıza, Bible benim hayatıma girdiğini görmekten tiksinmem mi beni bundan alıkoyan? Emin değilim. Kendi deyimimle inimi temizlemekten, temiz ve derli toplu tutmaktan, yatağımı yapmaktan, toz almaktan, mutfağın ve tuvaletin kırmızı yer karolarını sabunlu suyla yıkamaktan, son olarak da, haftada bir yatak odamın ve bu kümes gibi yerin döşemesini alalamaktan derin bir haz duyduğumu itiraf ederim. Cilanın güzel kokması da cabası. Bib beni gözleriyle izler, onun durduğu köşeye geldiğimde yer değiştirir, arada sırada onunla konuşurum, ona herhangi bir şey söylerim. Pek çokları gibi ben de hayatımın bir bölümünü bir kadınla geçirdim. Akşamlan boş saatler olurdu, ve özellikle çocukların doğumundan önce, bugünküne oldukça benzeyen pazar sabahları olurdu; birbirimize neler derdik diye düşünüyorum da, Bible olan sohbetimden çok farklı bir şey gelmiyor aklıma. Bib de, belli bir süre sonra dikkatin kendisine yönelmesini ister. Karım, birdenbire, sanki bir rüyadan uyanmış gibi sorardı: - Ne düşünüyorsun? Ona bir defa olsun gerçeği söylediğimi sanmıyorum. Yalan söylemek ya da ondan bir şey saklamak gereğini duyduğum- dan değil, bunun hiçbir anlamı olmayacağından. En basit düşünce başka düşüncelere, eski ya da yeni hatıralara, geçici izlenimlere bağlanıyor ve ben hiçbir zaman ruh halimi anında tanımlayabilecek güçte hissetmedim kendimi. Üzerinden pek az zaman geçmiş olmasına rağmen o pazar günü neler olduğunu kafamda yeniden kurmaya çalışırken, bugün de bunu yapabilecek güçte değilim. Günlerden çarşamba akşamı. Evdeyim, pazar sabahı Bib oyun saatinin geldiğine karar verdiği sırada parkesini ovmakta olduğum bu kümesteyim. Alnıma sıcaklık veren lambanın önünde uzun zamandır yazıyorum, küllüğün içi izmarit dolu, hava dağılan dumanla ağırlaşmış. Koltuğumda yatan Bib uyur gibi yapıyor, onu görmediğimi sandığı zaman gözlerini aralıyor. . Doğru olması, sahici olması için her dakikayı hatırlamak, her bir dakikanın rengini, ritmini, seslerini, kokularını vermek gerekir. Gün doğdu, tahmin ettiğim gibi yumuşak bir grilikte, hemen hemen bir mezar taşının grisi - bunu ölümle ilgili hiçbir niyet taşımaksızın söylüyorum. Bibin oyuncak sepetine yaklaşması ve içinden en sevdiği kırmızı lastik topu seçmesi, topu dişlerinin arasında tutması, sonra da getirip ayaklarımın dibine bırakması gözümün önüne geliyor. - Oynayalım! Çeyrek saat oynadık, bu arada insanlar pazar ayinine yetişmek için kaldırımda hızlı hızlı yürüyorlardı. Az önce de çeyrek saat ara verdim, yine Bib yüzünden. Onun bu kadar uzun süre koltuğumda oturmasına izin verdiğim için şaşkın; beni yazarken hiç gördü mü diye düşünüyorum, kimseye mektup yazmayalı yıllar oldu da. Davranışımda neyin değiştiğim saptamaya çalışarak, beni gözetlediğini his- sediyorum. Kümes dediğim yer, eğik tavanında bir çatı penceresi bulunan dar bir oda. Başkaları tavan arası der. Yer elverdiğince ak-çaağaçtan raflar koydum, zamanla üstleri kitaplarla doldu. Çalışma masası olarak kullandığım bir masa ve mezattan aldığım eski deri koltuk dışında tek mobilya, hasır altlıklı bir iskemle. Çeyrek saat önce Bib mütereddit bir edayla yere atladı, bacaklarıma sürtündükten sonra sırt üstü yattı ve ölü numarası yaptı. Bu iyi bildiği bir oyun, öteki oyunları gibi daha önceden, karşılaşmamızdan önce bildiği bir oyun, zira ben ona hiçbir şey öğretmedim, sokak kapısını kapatmayı bile. Vücudu kaskatı bir halde böyle yattığı zaman, şu anlama geliyor: - Beni unuttun... Ya da: - Yalnız kaldım... Benimle ilgilen... Ben ayağa kalkar kalkmaz, toplarından birini -bunları lastik kemiklere tercih ediyor- almaya gitti ve getirip avucuma koydu. Ondan sonra köşeye gitti ve yüzünü duvara döndü. Yatak odasına gidip topu saklayacak az çok yeni bir yer bulma sırası bendeydi. Bu yerler o kadar çok değil ve Bib hepsini biliyor. O yüzden bu oyunu dışarıda, rıhtımlarda ya da bir meydanda, mesela Vosges Meydanında oynamayı tercih ediyor. Orada her zaman topu saklamaya talip olan küçük bir oğlan oluyor. - Tamam Bib! Başlangıçta bir köpekle birlikte yaşamayı düşünmemiştim. Aylarca dairemde arkadaşsız, bir başıma oturdum. Bir akşam, kavanozda bir kırmızı balık getirdim ve haftalar boyu onun sessiz mevcudiyeti beni neşelendirdi. Onunla da bir insanla konuşur gibi konuştuğum olurdu. Öldüğünde bir tane daha aldım, sonra bir üçüncüsünü. San- çının talimatlarını titizlikle uyguluyordum. Gene de kırmızı balıklar birkaç hafta sonra ölüyorlardı, işte o zaman aklıma bir köpek almak geldi. Bir öğleden sonra izin alıp, Gennevilliersdeki sahipsiz hayvanların tutulduğu merkeze gittim. Nasıl bir köpek istediğim konusunda hiçbir fikrim yoktu ve pekâlâ eve bir kediyle de dönebilirdim. Ben içeri girince hayvanlar kafeslerinde kıpırdandılar. Bazıları ise beni görmezlikten geldiler. Köpeklerin çoğu orta boyluydu, birkaçı çok iriydi. Bir danua bile vardı, bir gözü camdan gibiydi. Bakışlarım kahverengiyle karışık gri tüylü, çok kısa bacaklı, pek saikan olmayan, bir tür cüce kanişe yöneldiğinde, onun, az önce yaptığı gibi sırt üstü uzandığını, gözlerini yumduğunu, uzuvlarını kasıp ceset gibi kaskatı kaldığını gördüm. - Bu bir oyun, diye açıkladı bakıcı. İlgi çekmeye çalışıyor... - Yavru mu? - Yaşını tam olarak bilemeyeceğim ama dişlerinden anlaşıldığı kadarıyla üç yaşını geçmiş, hatta belki de dört. Bir sirk kö-peğiyse hiç şaşmam... Parmaklarını şaklattı. - Beyefendiye bir takla at, İt! Hayvan tereddüt etti, bir süre beni gözledi, sonra bir ters takla atmaya karar verdi. - Adı İt mi? - Adlarını bilmediğimden hepsini böyle çağırıyorum. Birkaç dakika sonra, kısacık bacaklı küçük köpek, bir ipin ucunda pıtır pıtır yürüyerek peşimden geliyordu. Otobüse bineceğim sırada, hayvanların, metroda olduğu gibi, ancak bir sepet ya da çantanın içinde kapalı tutuldukları takdirde taşıta alınabildiklerini öğrendim. Bir hırdavatçı sorup soruşturdum. Deplasman maçına gi- den futbolcuların elinde gördüklerimiz gibi, kahverengi bezden, içine her şeyin tıkıştırıldığı şu çantalardan buldum ve hemen oracıkta, hırdavatçıdan makas isteyip çantada iki pencere açtım. Sonradan pencerelerin üstüne elek bezi geçirecektim. Onu diğerleri gibi İt diye çağırmak hoşuma gitmiyordu. O akşam, çoktan her köşesini koklamış olduğu odamda, üstünde birtakım isimler deneyip tepkisini kolladım; Bib dediğimde memnun göründü. Eskiden ismi bu muydu? İsmin tınısı mı hoşuna gitmişti? Ertesi gün onu kitabevine görürdüm. O zamanlar henüz bir bastona dayanarak yürüyen Madam Annelet haykırdı: - Bu da ne? - Bir köpek. Adı Bib. - Sokakta mı buldunuz? - Sahipsiz hayvanların tutulduğu merkezden seçtim. - Alıkoymaya mı niyetlisiniz? - Evet. - Her gün buraya getirmeye de mi? - Elbette. İtiraz etmeye cesaret edemedi, çünkü bana ihtiyacı vardı. Hayvanları sevmediği belli oluyor. Ölçümü almak ve boyumu poşumu minicik hayvanla kıyaslamak istercesine bana yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya defalarca baktı. - Tuhaf... diye iç çekti sonunda. - Nedir tuhaf olan? - Küçücük bir köpek, yaşlı hanımlara yaraşır bir köpek seçmiş olmanız. Bir psikanalist için bunun muhakkak bir anlamı vardır. Yaşlı bir kadın olan kendisi, bense, görünüşe rağmen, kırk sekiz yaşında bir erkeğim. Her neyse. Birbirlerine alıştılar. Bib her türlü samimiyetin kötü karşılanacağını ve mesafesini korumak zorunda olduğunu çabuk anladı. Beaumarchais Bulva- rındaki dükkânda ne bir koltuğa ne de, hele hele, Madam An-neletnin zamanının çoğunu geçirdiği yatağına çıkmaya yeltendi. Elini de hiç yalamadı, kendisiyle oynamaya davet etmek için topunu da getirmedi. Diğer pazarlar tembel tembel yemeğimi hazırlar ve pencerenin önünde yerim, öğleden sonra da dışarı çıkarım. Bib sobayı yakmayışıma, tıraş olup üstümü her zamankinden daha erken giyinişime ve daha saat on birde ona: - Bib, çantan! deyişime şaştı. Ben pardösümü giyinip şapkamı alırken, gidip en alttaki raflardan birinde duran kahverengi çantayı getirdi. Özellikle somut ayrıntılar veriyorsam, bu bir çeşit utangaçlıktan ya da, denebilir ki, duygusallıktan nefret ettiğimden. Aslında bu pazar gezintisi benim için son bir saygı ziyareti anlamına geliyordu. Veda ziyareti diyelim ve bir daha bundan bahsetmeyelim. Ne üzgündüm, ne hüzünlü. Şeyleri, bir fotoğraf makinesinin kayıtsız objektifi gibi, oldukları gibi görüyor, kendime de ne merhamet ne müsamaha göstermeden bakıyordum. Son pazarımı yaşıyordum, işte hepsi bu kadar. Babamın, annemin, onlardan önce de büyükbabalarımın, büyükannelerimin son pazarları, son pazartesileri, son şahlan vesaire olmuştu. Böyle diye, ne aziz, ne şehit, ne de kahraman oluyorlar. Tarihini seçmeye gelince, bu da dünyada ilk defa olan bir şey değil. Daha önceden, "ilgili kişiye" bir mektup yazmakta kararlı idiysem de, bu daha ziyade bir şaka, bir fars, bir nanik, aynı zamanda içimde kalmış bazı ufak tefek şeyleri dökme fırsatıydı. Hâlâ içimde kalmış olabilirler mi? Sanmıyorum. Geçti gitti. Sakin bir beyefendiyim. Patronum Madam Annelet için ben Felixim, güvenebileceği bir tezgâhtar, hikâyesini bildiği ve herkese baktığı gibi bakmaya bir türlü alışamadığı bir adam. Başkaları, mahalle esnafı, arada sırada yemek yediğim kü- çük lokantaların sahipleri için ben, Arquebusiers Sokağı 3 numarada oturan Mösyö Felixim. Nihayet daha başkaları, beni hep aynı saatte Bible geçerken görenler için, küçük köpekli adamım sanırım. Bir kadın için, eski bir kocayım, genç bir kız ve bir delikanlı için, zar zor hatırladıkları ve hakkında konuşmamaları gereken bir babayım. Başka üç kişi, yine bir kadın ve iki çocuk için, neyim bilmiyorum. Beaumarchais Bulvanndaki çınarların yapraklarının yarısı dökülmüştü. Arabalar tek tüktü ve Bible ben Republique Meydanına kadar yürüyüp orada otobüs bekledik. Otobüs geldiğinde, tam biletçi hayvanlar binemez diyecekken çantayı açtım ve Bib içine atladı. Böyle son anı beklemek hoşumuza gi-diyor ve hemen hemen her zaman memurun şaşkınlığı karşısında kahkahalarla gülen birkaç yolcu oluyor. Bir önceki gün, ilk düşüncem, bu son gezintiyi Puteauxya ayırmak olmuştu; orada doğmuş ve yirmi beş yaşına kadar Sa-inte-Clothilde Kilisesinin yakınında, yıkmakta oldukları, Bo-urgeoise Sokağında yaşamıştım. Bu, fazlasıyla, kutsal yerleri ziyaret gibi olmaz...






Ödev Hazırlanıyor
Lütfen Bekleyiniz




Ad-Soyad :
E-posta (Gizli tutulur) :
Başlık :
Yorum :
   
Bu ödeve hiç yorum yapılmamış. İlk siz yorum yapın!


Ödev İndir ve Ara

İhtiyacınız olan ödevi bu bölümü kullanarak arayabilirsiniz..

Site Sayacı

Kategori Sayısı
87
Ödev Sayısı
2211
Ödev Kapak Sayısı
69
Yorum Sayısı
511
Anahtar Kelime Sayısı
21547
Bu web sitesi bir google fenomenidir.
Bu siteden sadece ödev indir ilir.