- Almanca
- AnneBaba
- Arkeoloji
- Astronomi
- Basın
- Bilgisayar
- Bilim
- Biyografi
- Biyoloji
- ÇevreBilimleri
- Coğrafya
- Denizcilik
- Dizayn
- DışTicaret
- EBook
- Eczacılık
- Edebiyat
- Ekonometri
- Ekonomi
- Elektroteknik
- Endüstri
- Eğitim
- F.bilgisi
- Felsefe
- Fizik
- Fransızca
- Gazetecilik
- Gemi
- GenelKültür
- Gıda
- Halklaİlişkiler
- Havacılık
- HayatDersleri
- HayvancılıkTarım
- Hukuk
- Jeofizik
- Jeoloji
- K.özetleri
- KamuYönetimi
- Kimya
- KişiselGelişim
- Maden
- Makine
- Maliye
- Matematik
- Metal
- Mimarlık
- Muhasebe
- Mühendislik
- Müzik
- OrmanBilimleri
- Otelcilik
- Pazarlama
- Pedagoji
- Psikoloji
- RadyoTv
- Rehberlik
- Resim
- Sanat
- Sağlık
- Sigortacilik
- SiyasalBilimler
- SosyalBilgiler
- SosyalBilimler
- Sosyoloji
- Spor
- Stajlar
- Sunular
- SuÜrünleri
- Sınavlar
- Tarih
- Tekstil
- Tiyatro
- Turizm
- Türkçe
- UçakMühendisliği
- UluslarArasıİlişkiler
- Üretim
- Vatandaşlık
- İktisat
- İlahiyat
- İngilizce
- İnkilaptarihi
- İnşaat
- İstatistik
- Ziraat
- Ş.planlama
-
1984 George Orwell
Kaynakçası: Yok
Dosya Boyutu: 182 KB
Eklenme Tarihi: 16-07-08
Dosya Şifresi: www.odevsec.com
Dosya Açıklaması : İngiliz romancısı ve denemecisi George Orwell, 1903 yılında Hindistanda doğdu. 1922 yılında öğrenimini tamamladıktan sonra Birmanyaya giderek İmparatorluk Polis Teşkilatına girdi. 1928de teşkilattan istifa etti ve anılarını Burmese Days (1933) adı altında yayınladı. Aynı yıl yazdığı Down and Out in Paris and London adlı kitabında Paris ve Londrada geçen günlerini anlatı İspanya İç Savaşı üzerine izlenimlerini, Katalonyaya Selam (1938) adlı kitabında aktardı. Çağdaşlarını modern dünyanın sorunları üzerinde düşündürmek isteyen ve birçok eleştirmenin İngilterenin Bilinci" olarak nitelendirdiği Orwellin Swift tarzında yazdığı Hayvanlar Çiftliği (1945) ve 1949 yılında yayınladığı 1984 adlı romanları gelecek ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir çeşit vasiyetname niteliği taşır. George Orwell, 1950 yılında Londrada öldü. ORWELL BÜYÜK BİRADERİMİZ 1984, Orwellin sanatının tacıdır ve ku§ku götürmez biçimde, dikenlerden oluşmuş bir taçtır bu. George Orwell, edebiyat dünyasına damgasını vururken bir yandan da, çevresindeki mutsuzluğa mahkûm dünyayı düzeltmeye çalışıyordu. Gerçek bir liberal olduğundan, küçük şeyler aracılığıyla düzeltmeye çalışıyordu dünyayı. Programlar Pog-romları getiriyor. O halde, güllerle kurbağalara ya da daha anlamlı olduğunu düşünüyorsanız, sanata ve edebiyata dönün. Alçakgönüllü kurtuluşumuz işte burada, gereksiz olanda yatıyor. Orwell bir makalesinde şöyle diyordu: "Bugün dünyada var olan dev hınç birikimini daha da genişletmek için en iyi yol, Yahudilerle Araplar, Almanlarla Çekoslovaklar vb. arasında, her maçta yüz bin kişilik karışık bir izleyici kitlesinin hazır bulunacağı bir futbol turnuvası düzenlemektir." Kurallara uyul-masa bile, teke tek oynandığı sürece, oyunlar zararsızdır. Dünyayı yıkmaya katkıda bulunan, uluslararası ölçekteki spordur. Tek kazancı, siyasal prestij ve mali çıkarlardır. Orwell de, milliyetçilik sorununu genelinde ele alır. Birmanyada devlet görevlisi olarak bulunduğu sırada yüz yüze geldiği ingiliz enperyalizmi kötüdür, ama onu siyaset sahnesinden silen yeni emperyalizm türleri daha da kötüdür. Tüm uluslar iğrençtir, ama bazıları ötekilerden de iğrençtir. Orwell pek de çekici olmayan, bu dolambaçlı yoldan yurtseverliğe varır. Bazılarımız için, bu en temiz yoldur. Güllere, kurbağalara, sanata inanırız ve biliriz ki, kurtuluş, kurtuluşun küçücük bir kırıntısı, ancak bu yolda bulunabilir. Siyasal alanda bulamayız kurtuluşu, aldatılmaya da niyetimiz yoktur, ama seçtiğimiz, kötüler arasında en az kötü olan- Pogrom: Yahudi kırımı. dır. Böylece, yüreklerimizi ve beyinlerimizi zedelemeden yurtsever oluruz. Pek huzurlu bir çözüm değildir bu, ama huzur arıyorsak, Orwelli izleyemeyiz. Kitaplarına yaslanmak isteriz, iğne gibi battıklarını fark ederiz. OrwelPin kitapları, bizden sonraki kuşaklar için bile, her şeyin çözümlendiği bir geleceğin rahatlatıcı umudunu taşımaz. Mistik bir bakış açısı bile getirmez. Or-wellin tek getirdiği, yakınımızdaki küçük şeylere, iyiliğe, barışa ve doğruluğa olan inançtır. Orwell, dilin, yazının duruluğu konusunda, tutkuya varan bir titizlik gösterirdi. Tehlikeli olmakla birlikte, gerekli bir oyundu oynadığı. Gerekliydi, çünkü dilin gerilemesi, düşüncenin de gerilemesidir ve bu, iletişimin zedelenmesi anlamına gelir. OrwelPe göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar. Her yurttaşın, özellikle de gazetecilerin görevi, bu tür cümle ve sözcükleri yakalayıp bunlara karşı savaşmaktır. Bu kaba, kısır dile karşı savaşımında Orwell tek başına değildir, ama büyük çoğunluk, soruna estetik açıdan, alayla yaklaşır. OrwelPi başkalarından ayıran, konuya sonsuz bir ciddiyetle eğilmesi ve dille özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmasıdır. E. M. FORSTER BİRİNCİ BOLUM l Nisan ayının soğuk, ama açık bir günüydü; saatler on üçü gösteriyordu. Yıldırıcı esen rüzgârdan korunabilmek için çenesini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, hızla Zafer Konağının camlı kap ından içeri süzüldü; ama bir toz bulutunun da kendisiyle birlikte içeri dalmasına engel olabilecek kadar çabuk davranamadı. Hol, kaynamış lahana ve eski paçavra kilim kokuyordu. Ev için oldukça büyük, renkli bir poster, dipteki duvara asılmıştı. Posterde, özenilmeden yapılmış, bir metreden daha geniş, koskocaman bir yüz resmi vardı: Kırk beş yaşlarında, siyah gür bıyıklı, sert çizgileriyle bir erkek yüzü. Winston merdivenlere yöneldi. Asansöre binmeyi denemenin bir yararı yoktu. En iyi zamanlarda bile çalıştığı seyrekti; üstelik son günlerde elektrik kısıntısı vardı. Nefret haftasına hazırlık nedeniyle ekonomik önlemlerin bir parçasıydı bu. Daire yedinci kattaydı. Otuz dokuz yaşında olan ve sağ ayak bileğinin üstünde bir varis ülseri taşıyan Winston, yolda birkaç kez dinlenerek, ağır ağır çıktı merdivenleri. Her katta asansörün karşısında asılı olan poster, kocaman yüzüyle ona bakıyordu. Gözleriyle insanın hareketlerini izliyormuş gibi yapılmış resimlerdi bunlar. Resmin altındaki başlıkta: BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE, yazılıydı. içeride yumuşak bir ses, ham demir üretimiyle ilgili birtakım istatistik değerleri okuyordu. Ses, sağdaki duvara yerleştirilmiş, buğulu bir aynayı andıran, dikdörtgen metal levhadan geliyordu. Winston, bir düğmeyi çevirdi. Ses azalır gibi oldu, ama sözcükler hâlâ seçilebiliyordu. Tele ekran denilen bu âletin sesi azaltılabiliyor, ama tümden kapatılamıyordu. Pencereye yaklaştı. Ufak tefek, çelimsiz bir yapısı vardı; Partinin üniforması olan mavi tulum, bedeninin inceliğini ortaya pek çıkarmı-yordu. Saçlarının rengi açıktı. Yüzü doğal bir pembelikteydi. Teni ise âdi sabun ve kör jiletlerden ve yeni biten kışın soğuğundan sertleşmişti. Kapalı pencerenin kanatlarının gerisinde, dışarıdaki dünya soğuk gibiydi. Aşağıda caddede küçük rüzgâr girdapları, tozları ve kâğıtları çevirip savuruyordu ve güneşin ışımasına, gökyüzünün koyu maviliğine karşın her yana asılmış posterlerin dışında hiçbir şeye canlılık ve renklilik göze çarpmıyordu. Bu kara bıyıklı yüz her köşeden bakmaktaydı. Posterlerden biri, hemen karşıdaki evin önüne asılmıştı. Karanlık gözleri Winstona dikilmiş, BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE, diyordu. Aşağıda, caddede köşesi yırtılmış başka bir poster rüzgârla inip kalkarken tek sözcük INGSOS bir görünüp bir kayboluyordu. Uzakta bir helikopter, damları sıyırarak alçaldı, büyük bir mavi sinek gibi bir süre havada asılı kaldı, sonra bir eğri çizerek ok gibi fırladı, insanların pencerelerini gözleyen polis devriyesiydi. Bu devriyeler pek önemli değildi, ası önemli olan Düşünce Polisiydi. Winstonın arkasındaki tele ekrandan gelen ses dokuzuncu üç-yıllık planın hedefleri aştığı konusunda ve ham demir hakkında hâlâ bir şeyler geveleyip duruyordu. Tele ekran aynı anda hem yayın yapabiliyor, hem de kaydedebiliyordu. Winstonm çıkardığı fısıltıyı aşan her ses, hemen kayda alınabiliyordu; üstelik Winston, metal levhanın egemen olduğu görüş alanı içinde bulunduğu sürece, işitilebildiği kadar görülebiliyordu da. Herhangi bir anda seyredilip seyredilmediğinizi anlayabilmeniz olanaksızdı. Düşünce Polisinin, ne kadar sıklıkla ya da nasıl bir sistemle kimi izlediği bilinemezdi. Her an, canları ne zaman dilerse, alıcıyı çalıştırabilirlerdi. Çıkardığınız sesin işitildiği, karanlıkta olmadığınız sürece, her hareketinizin izlendiği varsayımı, içgüdüsel bir alışkanlık haline dönüşmüştü, bununla yaşamanız gerekiyordu - yaşıyordunuz. Winston, sırtı tele ekrana dönük durdu. Böylesi daha güvenliydi; gelgelelim, yine de bir sırtın bile bir şeylere işaret edebileceğini çok iyi biliyordu. Bir kilometre ötede çalıştığı yer olan Doğruluk Bakanlığı kirli bir görüntü olarak, geniş ve bembeyaz ayaktaydı. Bu, diye düşündü belli belirsiz tiksintiyle - bu, Londra, Birinci Havaüssünün merkez kenti. Okyanusya kentlerinin en yoğun nüfuslu üçüncü kenti. Londranın hep böyle mi olduğunu anımsayabilmek için bazı çocukluk anılarını belleğinden söküp çıkarmaya çalıştı. Yanları kereste kirişlerle kapatılmış, pencereleri kartonlarla yamanmış, çatıları oluklu demir levhalardan, düzensiz bahçe duvarları dört bir yana eğilmiş, çürümeye yüz tutmuş 19. yüzyıl evlerinin bu görüntüsü her zaman var olmuş muydu? Peki ya sıva tozlarının girdaplar oluşturarak uçuştuğu, moloz yığınlarının üstünde, tek tük söğüt ağaçlarını barındıran, bombardımana tutulmuş bölgeler, bombardımanların açtığı geniş alanlara serpilmiş ahşap kulübelerin bulunduğu yerler? Bir yararı yoktu, anımsayamıyordu; çocukluğundan geriye, zemini belirsiz, anlaşılmaz bir sürü anlık görüntü dışında hiçbir şey kalmamıştı. Doğruluk Bakanlığı, Yenikonuşda Doğrubak, görünürdeki herhangi bir nesneden çok farklıydı. Bu koskocaman piramit biçimindeki, pırıl pırıl beyaz beton 300 metre yüksekliğindey-di. Winstonm bulunduğu yerden, beyaz cephesine süslü harflerle yazılı, partinin üç sloganını okuyabilirdiniz. SAVAŞ BARIŞTIR ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR BİLGİSİZLİK KUVVETTİR Söylentilere göre, Doğruluk Bakanlığının yer üstünde üç bin odası, yer altında da, bir o kadar dehlizi vardı. Londranın değişik yerlerinde, aynı büyüklük ve mimaride başka üç yapı daha vardı. Bunlar öteki yapıları öylesine cüceleştiriyorlardı ki, Zafer Konağının çatısından dördünü birden aynı anda görebilirdiniz. Bunlar, hükümetin tüm organlarının bölüştürülmüş olduğu dört bakanlığın barındığı yapılardı. Doğruluk Bakanlığı haberler, eğlence, eğitim ve güzel sanatlarla ilgileniyordu. Barış Bakanlığı, savaşlarla uğraşıyordu. Sevgi Bakanlığı, yasaları ve düzeni koruyordu. Bolluk Bakanlığı, ekonomik olayların so- Yenikonuş, Okyanusyanın resmi diliydi. Bu dilin kökenini ve yapısını kavramak için lütfen Ek bölümüne bakınız. rumluluğunu almıştı üzerine. Bunların yeni dilde adları, Doğru-bak, Barışbak, Sevbak ve Bolbaktı. Aralarında en ürkünç olanı, Sevgi Bakanlığıydı. Bu yapıda bir tek pencere bile yoktu. Winston, oraya hiç girmemişti, hatta yarım kilometre yakınına bile sokulmamıştı. Resmi bir görev dışında, içeriye girmek olanaksızdı; o zaman bile, içeriye ulaşabilmek için, dikenli tellerin koruduğu labirentleri ve gizli makineli tüfek yuvalarını aşmak gerekiyordu. Bakanlığın dış engellerine ulaşan caddeler bile, kalın coplu, siyah üniformalı, goril yüzlü gardiyanlardan geçilmiyordu. Winston, ansızın geri döndü. Tele ekranla yüz yüze gelince, gerektiği gibi, yüzüne sakin bir iyimserlik ifadesi yerleştirdi. Odayı geçerek küçük mutfağa girdi. Bakanlıktan günün bu saatinde ayrılmakla, kantindeki yemeğini gözden çıkarmıştı; mutfakta, yarınki kahvaltıya ayırdığı bir parça siyah ekmekten başka yiyecek yoktu. Raftan, sade, beyaz etiketinde ZAFER CİNİ yazılı, içinde renksiz bir sıvı bulunan şişeyi aldı. Kapağını açınca burnuna Çinlilerin pirinç ruhuna benzer, ağır bir yağ kokusu çarptı, Winston kendisine bir çay kaşığı cin doldurdu, etkisine hazırlandı ve ilaç gibi yutuverdi. Birden, yüzü kıpkırmızı kesildi, gözlerinden yaşlar boşandı. Bu, nitrik aside benzer bir şeydi; üstelik yutunca, insanın başının arkasına lastik bir copla vurulmuş gibi oluyordu. Ama az sonra, midesindeki yanma hissi geçti ve dünya daha neşeli görünmeye başladı. Zafer sigarası yazılı buruşmuş bir paketten bir sigara aldı, ama dikkat etmeyip sigarayı ters tutunca, bütün tütün yere döküldü. Bir sonrakinde, daha başarılıydı. Yeniden oturma odasına döndü ve tele ekranın solundaki küçük masanın başına geçti. Çekmeceden bir kalem kutusu, bir şişe mürekkep, arkası kırmızı, ön kabı ebrulu dörtköşe, kalın, boş bir defter çıkardı. Oturma odasındaki tele ekran, nedense, bir garip yerleştirilmişti. Tüm odayı denetleyebileceği en dipteki duvar yerine, pencerenin karşısındaki uzun duvara konmuştu. Ekranın bir yanında, Winstonın oturmakta olduğu alçak bir girinti vardı, burası daireler yapılırken, kitap raflarını barındırmak amacıyla inşa edilmişti. Girintide sırtı dönük oturan, Winston, tele ekranın görüş alanının dışında kalıyordu. Elbette sesini duyabilirler- di, ama şu andaki konumunda kaldığı sürece, onu göremezlerdi. Az sonra yapacağı işi de aklına getiren odanın bu olağanüstü düzeni olmuştu. Ama bunda, az önce çekmeceden çıkarmış olduğu defterin de payı vardı. İnanılmaz güzellikte bir defterdi bu. Yılların etkisiyle biraz sararmış, pürüzsüz, kaymak gibi kâğıdı, kırk yıldır üretilenlere hiç benzemiyordu. Defterin bundan bile eski olduğunu düşünüyordu. Kentin ıssız köşelerinden birinde, ıvır-zıvır satılan küçük bir dükkânın vitrininde görmüştü onu (yerini tam olarak anımsayamıyordu) ve ansızın, ona karşı yenilmez bir sahip olma tutkusu oluşmuştu. Parti üyelerinin sıradan dükkânlara girmemeleri gerekti, (buna serbest piyasada alışveriş deniyordu) ama bu kural sıkı sıkıya uygulanmıyordu, çünkü ayakkabı bağı, jilet gibi şeyleri başka yerde bulmak olanaksızdı. Caddeye şöyle bir göz atmış, sonra içeri girerek defteri iki buçuk dolara satın almıştı. O sırada, defteri istemek için herhangi bir özel nedeni yoktu. Suçluluk duygulan içinde, çantasında eve taşımıştı onu. İçinde bir şey yazılı olmamasına karşın bu, uğrunda özveride bulunulabilecek bir eşyaydı. Şu anda yapmak üzere olduğu iş, bir günlük tutmaya başlamaktı. Bu, yasaya aykırı bir şey değildi (aslında artık yasa diye bir şey kalmadığı için, yasaya aykırılık da söz konusu değildi.) Ama durum fark edilirse, ölüm cezasına çarptırılabilir ya da en az yirmi beş yıl, zorunlu çalışma kampına gönderilebilirdi. Winston dolmakalemine uç taktı, içindeki birikintileri temizlemek için emdi. Dolmakalem eski bir araçtı artık; ancak arada sırada imza atarken kullanılıyordu. Winston uzun uğraşılardan sonra bir tane edinebilmişti, çünkü bu kaymak gibi kâğıdın tükenmezle karalanmak yerine gerçek bir dolmakalemle yazılmaya hakkı olduğu duygusu uyanmıştı içinde. Aslında, elle yazı yazmaya alışkın değildi. Aldığı çok kısa notlan dışında, her şeyi mikrofonlu daktilo ile yazıyordu, ama şu anki amacı için, elbette böyle bir araç kullanması düşünülemezdi. Kalemini mürekkebe batırdı, sonra bir an duraksadı. İçinde bir ürperti duydu. Kâğıda bir işaret koymanın karar anındaydı. Küçük, kalın harflerle yazdı: 4 Nisan 1984 Geriye yaslandı. Kendini tümden çaresiz hissetti. Her şeyden önce, yılın 1984 olduğundan emin değildi. Yaşı, tam otuz dokuz olduğuna göre, yıl 1984 olmalıydı. 1944 ya da 1945 yılında doğduğunu sanıyordu, ama bir ya da iki yılın içindeki kesin tarihleri saptamak olanaksızdı artık. Birden, bu günlüğü kimin için tuttuğu sorusu geldi aklına. Gelecek için mi? Henüz doğmamışlar için mi? Düşünceleri, bir an sayfanın üzerindeki belirsiz tarihte gezindi ve sonra çiftdüşün sözcüğü çaktı beyninde. İlk kez üzerine aldığı sorumluluğun büyüklüğünü fark etti. Gelecekle nasıl iletişim kurabilirdi insan? Yapısı gereği olanaksızdı bu. Gelecek ya şimdiki zamanı andıracaktı (bu halde onu dinlemeyecekti), ya da şimdikinden farklı olacaktı (o zaman önsezilerinin bir anlamı olmayacaktı). Bir süre kâğıda aptal aptal bakarak oturdu. Tele ekranda tiz bir sesle askeri marşlar çalmaya başlamıştı. Tuhaftı, yalnızca anlatım gücünü yitirmemiş, aynı zamanda, ne söylemek istediğini bile anımsayamaz olmuştu. Kendisini dört haftadır bu âna hazırlamıştı, ama aslında cesaret dışında hiçbir şeye gereksinimi olmadığını düşünememişti. Yazma eylemi kolaydı aslında. Yapacağı iş, yıllardır kafasında sürüp giden o monologu kâğıda aktarmaktı. Ama şu anda, o monolog kurumuştu sanki. Üstelik, varis ülseri dayanılmaz biçimde kaşınıyordu. Yarasını kaşımaya cesaret edemiyordu, çünkü yara her zamanki gibi mikrop kapabilirdi. Saniyeler geçiyordu. Önündeki boş sayfanın varlığından, bileğinin üstündeki derinin kaşıntısından, müziğin bağırtısından ve cinin neden olduğu sarhoşluktan başka bir şeyin bilincinde değildi. Birden, panik içinde yazmaya başladı, neler karaladığının pek farkında değildi. Küçük, çocuksu el yazısı, sayfa üzerinde dolaşıyor, önce büyük harflerden, sonra noktalardan vazgeçiyordu. 14 Nisan 1948. Dün gece sinemada. Hepsi savaş filmleri, iyi olan birinde, bir gemi dolusu mülteci, Akdenizde bir yerlerde bombalandı. Şişman, iriyarı bir adamın, ardında helikopter, yüzmeye çabalayan görüntüsü izleyicileri pek eğlendirdi, önce adamın yunus balığı gibi debelendiğini, sonra helikopterlerin silâh atış alanı içine girdiğini gördük, sonra delik deşik oldu ve çevresindeki deniz suyu pembeye bayandı ve bedenindeki delikler suyun içeri girmesine izin vermiş gibi ansızın battı. O batarken izleyiciler gülmekten katılıyorlar, sonra bir helikopterin üzerinde uçmakta olduğu, içi çocuk dolu bir kurtarma botu gördük. Önde kucağında üç yaşlarında küçük bir çocukla orta yaşlı bir kadın oturuyordu, Yahudiydi belki de, küçük çocuk korkuyla bağırmakta ve kendisini gömmek ister gibi başını annesinin göğüsleri arasına sokmakta, kadın kendisi korkudan mosmor olduğu halde çocuğu avutmaya çalışıyor ve kollan gelen mermilerden koruyabilecekmiş gibi oğlunu sarabildiğince sarıyor, helikopter üzerlerine yirmi kiloluk bir bomba fırlattı, müthiş bir patlama oldu ve bot küçük kıymıklara ayrıldı, sonra bir çocuk kolunun gökyüzüne doğru uçtuğu müthiş bir sahne vardı, burnunda bir kamera bulunan helikopter izlemiş olmalıydı onu, Parti üyelerinin bulunduğu sıralarda alkış koptu, ama sinemanın proleter kısmındaki bir kadın ansızın ayaklarını yere vurmaya ve bunları çocukların önünde göstermeye haklan yok diye bağırmaya başladı, polis onu durdurana dek, bunları çocukların önünde göstermeye haklan yok, hayır gösteremezler çocuklara, ona bir şey yaptıklarını sanmıyorum, kimse proleterlerin söylediklerine kulak asmaz, tipik proleter tepkisi, hiçbir zaman. Winston yazmayı bıraktı, eline kramp girmişti. Bu saçma-sapan şeyleri niçin yazdığını bilmiyordu. Ama ilginç olan bir şey vardı; bunları yazarken, kafasında bütünüyle farklı bir anı tazelenmişti; öyle ki bu olayı artık yazabilirdi. Şimdi anımsa-mıştı, o olaydan dolayı, ansızın eve dönmeye ve bir günlük tutmaya karar vermişti ...

Ödev Hazırlanıyor
Lütfen Bekleyiniz
| Bu ödeve hiç yorum yapılmamış. İlk siz yorum yapın! |
İhtiyacınız olan ödevi bu bölümü kullanarak arayabilirsiniz..





