Ödev Bilgileri

Bulunduğunuz Kategori:
UluslarArasıİlişkiler Ödevleri
  • Bir Yeni Dünya Düzeni

    Kaynakçası: Yok
    Dosya Boyutu: 60 KB
    Eklenme Tarihi: 27-08-08
    Dosya Şifresi: www.odevsec.com
    Dosya Açıklaması : BÖLÜM BİR YENİ DÜNYA DÜZENİ Zaman ilerledikçe, uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden yapılandıracak güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaya başlamıştır:Birleşik Devletler. Fakat Avrupalılar, çok eski dönemlerden beri Amerikanın kendine tanıdığı küresel reform misyonuna kuşku ile bakmışlardır. Gerçekte dış politikaya Amerikanın ve Avrupanın yaklaşımları, kendi çevrelerinin ürünüdür. Avrupa ulusları , güç dengesini, Eski Dünyanın entrika düşkünlüğü ve kavgacılık nedeniyle ilişkilerini düzenleme aracı olarak seçmiş değildir. Avrupa, ilk tercihi olan Ortaçağın dünya imparatorluğu hayalleri çökünce ve birbirine denk ülkeler ortaya çıkınca güç dengesi politikasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Güç dengesi, uluslararası ilişkilerde doğal olarak ortaya çıkmıştır. Entellektüel olarak da, güç dengesi kavramı, Aydınlanma Döneminin belli başlı politik düşünürlerinin inançlarını yansıtmaktadır. Bunlara göre, politik dünya dahil tüm evren her biri diğerini dengeleyen akılcı prensiplere göre yönetilmektedir. Birleşik Devletler hiçbir zaman güç dengesi sistemine katılmadı. İki dünya savaşından da önce güç dengesi oyunundan uzak durup , onu eleştirerek güçdengesinden yararlandı. Zaten daha sonra Soğuk Savaşta tüm güç dengeleri yıkıldı. Genellikle tarih , birbiriyle simetrik olan bir askeri , siyasi ve ekonomik güç sentezi göstermiştir. Modern dünyanın çok devletli bir sistemini işleten tek parçası Avrupa; ulus devlet , egemenlik ve güç dengesi kavramlarını yaratmıştır. Bu kavramlar üç yüzyılın büyük bölümünde uluslararası uygulamalara egemen olmuştur. Bütün tarih boyunca Rusya özel bir durum oluşturdu. Rusya , Avrupa sahnesine girmiş ve Avrupa diplomasisinin geleneksel prensiplerinden hiçbirisi onun için geçerli olmamıştır. Komünizm sonrası Rusya , kendisini tarihte benzeri olmayan sınırlar içinde bulmuştur. Çin ise kendisi için yeni olan bir dünya düzeni ile yüz yüzedir. Japonya da kendisini dış dünyayla olan bütün ilşkilerden uzak tutmuştur. Japonya , kendine özgü gelenek ve görenekleriyle gurur duyardı. Kültürünün üstün olduğu düşünen Japonya, onları bir gün bu gübüyle yeneceğini düşünüyordu. BÖLÜM İKİ BAĞLANTI: THEODORE ROOSEVELT VEYA WOODROW WİLSON Bu yüzyılın başlarına kadar yalnızlık eğilimi Amerikan dış politikasına egmen oldu. Sonra iki faktör Amerikayı dünya işlerine itti: Hızla büyüyen gücü ve Avrupanın merkez olduğu uluslararası sistemin yavaş yavaş çöküşü. İki başkan , bu değişime damgasını vurdu: Thedore Roosevelt ve Woodrow Wilson. Avrupa demokrasilerinin hiçbirisinin ortaya çıkmakta olan çok devletli sistem konusunda deneyimi yoktur. Daha önceki düzenlerden hiçbiri küresel demokratik düşüncelerle, çağımızın hızla gelişen teknolojisi ve tarihten gelen güç dengesi sistemlerinin özelliklerini bir araya getirmek zorunda olmamıştır. şimdi ortaya çıkmakta olan düzen büyük ölçüde farklı kültürleri temsil eden devlet adamları tarafından kurulmak zorundadır. Roosevelt , bir güç dengesinin sofistik bir analistiydi. Ulusal çıkarları için Amerikanın uluslararası platformda yer alması konusunda ısrar ediyordu. Wilsona göre Amerikanın küresel rolü bir çeşit göreve dayanıyordu: Amerikanın güç dengesi için bir yükümlülüğü yoktu;ancak kendi ilkelerini bütün dünyaya yayma görevi vardı. Güç dengesine dayanan Avrupa diplomasisinin üyelerine, Wilsonın , dış politikanın ahlaki değerler üzerine oturtulması gerektiği görüşü iki yüzlü ve garip görünmüştür. Ancak tarih çağdaşlarının karşıt görüşleri üzerinde durmazken Wilsonizm canlılığınım hep korumuştur. Wilson , barışı anlaşmalar yerine , ortak güvenlik yoluyla koruması düşünülen evrensel dünya örgütünün de (Milletler cemiyetinin) fikir babasıdır. Wilsonizme göre, Amerika , özellikle değişimin yöntemine karşıdır. Ve görünürde hukuki metodlarla tehdit edildiği takdirde , savunmaya değer hiçbir stratejik çıkarı yoktur. Rooseveltin görüşüne göre , yalnızca mistikler , hayalciler ve entellektüeller barışın insanın doğal hali, olduğunu ileri sürerler.böylece barış doğal olarak çok nazik ve kolay kırılabilir bir şeydir, ancak sonsuz uyanıklık, güçlü olanların silahlarıyla ve aynı fikirde olanların yaptıkları anlaşmalarla korunabilirdi. Amerika, Milletler Cemiyetini beniseyemedi; çünkü ülke bu kadar geniş bir küresel role henüz hazır değildi. Amerika ideallerine kendisinden daha az şanslı bir dünyada ve kendine güveni daha az devletlerle bir uyum içinde uygulamak durumunda olduğunu öğrendi BÖLÜM ÜÇ EVRENSELLİKTEN DENGEYE: RICHELIEU, ORANJLI WILLIAM VE PITT Richelieu, modern devlet sisteminin devlet babasıdır. Raison detat kavramını o yarattı ve Fransanın çıkarı için acımasızca kullandı. Onun gözetimi altında , raison detat Fransız politikasının temel ilkesi olarak Ortaçağın evrensel moral değerlerinin yerini aldı. Richelieuyü eleştiren Mathieu de Morgues, kardinali, dini dünya işlerine alet etmekle suçladı. Jansenius da aynı görüşteydi. Fransanın Avrupayı egemenliği altına almak arzusunda olmasına karşın İngilterenin lideliğinde koalisyonlar yapmak yoluyla bir güç dengesi sistemi yavaş yavaş oluşturuldu. Dengeliyici olarak Büyük Britanyanın rolü, yaşamın jeopolitik bir gerçeğini de yansıtıyordu. Kıtanın bütün kaynaklarının tek bir yönecinin emri altında harekete geçirilmesi , Avrupa sahillerinin açığında nispeten küçük bir adanın yaşamını sürdürmesini tehlikeye düşürebilirdi. Liberaller, Büyük Britanyanın, ancak güç dengesi fiilen tehdit edildiği zaman işe karışmasını ve ancak tehdidi ortadan kaldıracak süre kadar bunu yapmasını savunuyordu. Buna karşılık Muhafazakarlar, Büyük Britanyanın ana görevinin yalnızca güç dengesini korumak değil , aynı zamanda ona şekil vermek olduğunu ileri sürüyorlardı. Liberallerlerin ve Muhafazarkarların dış politika stratejileri arasındaki fark; felsefi, pratik, stratejik değil taktik bir farktı. Liberallerin bekle-gör politikası, Büyük Britanyanın güvenlik payının gerçekten çok geniş olduğuna inançlarınıyansıtmaktaydı. Muhafazakarlar ise, Büyük Britanyanın güvenlik payının durumunu daha tehlikeli bulmuşlardır. Büyük Britanya 19. Yüzyılın başlarında güç dengesinin ad hoc (özel) savunulmasını bilinçli bir plana dönüştürdü. Büyük Britanyanın güç dengesinden ne anladığı hakkındaki ilk detaylı açıklamayı yapma fırsatını da kaçınılmaz olarak Fransa sağladı. Yüz elli yıl boyunca raison detat adına üstünlük peşinde koşan Fransa, devrimden sonra ilk evrensellik kavramlarına döndü. Uluslararası düzene güvenilir bir rehber oluşturmak için gücün tahmin edilmesi çok zor bir iştir ve kuvvetin gereğini yapma iradesi de çok farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Denge, müşterek değerler konusunda bir anlaşma ile desteklenirse en iyi şekilde çalışır. Güç dengesi, uluslararası düzeni yıkma kapasitesini sınırlar; paylaşılan değerler üzerindeki anlaşma ise, uluslararası düzeni yıkma arzusunu durdurur. Hukuka dayanmayan güç, kuvvet gösterilerine neden olur; güçten yoksun haklılık da boş kabadayılıktan ileri gitmez. BÖLÜM DÖRT AVRUPA KONFERANSI: BÜYÜK BRİTANYA, AVUSTURYA VE RUSYA 1814 Eylülünde Napoleon, Elbe adasındaki ilk sürgününde cezasını çekerken , Napoleon Savaşlarının galipleri, savaş sonrası dünyasını planlamak için Viyanada toplandılar. Viyana Kongresi, Napeleonun Elbeden kaçıp Waterlooda son kez yenilmesine kadar toplantılarını sürdürdü. Bu arada uluslararası düzenin kurulması gereksinimi daha da acil bir hale geldi. Viyana kongresinden sonra , Avrupa bilinen en uzun barış dönemini yaşadı. Kırk yıl boyunca hiçbir savaş olmadı. Paradoksal olarak bu uluslararası düzen, her ne kadar kendisinden önce ve sonra yapılan bütün anlaşmalardan daha çok güç dengesi adına yapılmış ise de , varlığını korumak için güce en az dayanan düzen olmuştur. Büyük Britanyanın dünya düzeni anlayışına göre, güç dengesi, farklı ulusların genel plan içinde kendileri için belirlenmiş rolleri ne kadar başarıyla uyguladıklarına göre değerlendirilir. Avusturya-Prusya artık kendilerini, daha az "büyük kitleler "olarak değerlendiriyorlardı. Güç dengesi, özel ve karmaşık ilişkilerinin işine yaramıyorsa veya ülkelerinin tarihi rollerini dikkate almıyorsa, Avusturya ve Prusya için çok az şey ifade ediyordu. Üstelik Avusturyanın dikkatli olmak için her türlü sebebi de vardı.Avusturyanın Almanyadaki liderlik iddası, Büyük Frederickin Silezyayı almasından sonra Prusyanın karşı koymasıyla karşılaştı. Viyana Kongresinin mimarları , Orta Avrupayı barış ve istikrara kavuşturmak istiyorlarsa ilk önce Richelieunün 1600lere yaptıklarını tersine çevirmeleri gerektiğini anladılar. BÖLÜM BEş İKİ DEVRİMCİ: III. NAPELEON VE BİSMARCK Yeni Avrupa düzeni birbirine hiç benzemeyen ve sonradan birbirinin can düşmanı olan iki kişinin işbirliğinin eseridir. İmparator 3. Napeleon ve Otto Von Bismarck. Bu iki insan kendi aralarında Viyana düzenlemesini ve en önemlisi, muhafazakar değerlere olan ortak inançtan doğan kendi kendini kontrol etme duygusunu ortadan kaldırmışlardır. Kurulu düzeni hor görmede ortak düşünceleri olan iki devrimci başarılarını gerçekleştirirken zıt kutuplarda yer aldılar. Viyana düzenlemesini ortadan kaldıran ve Avrupa milliyetçiliğinin esin kaynağı olarak gören Napeleon , Avrupa diplomasisini , uzun vadede Fransanın hiç bir şey kazanamadığı ve diğer devletlerin karlı çıktığı büyük bir karışıklığın içine attı. Bismarckın mirası ise , bunun tamamen tersiydi. Dünyada çok az devlet adamı tarihin akışını Bismarck kadar değiştirebilmiştir. Bismarck üç kuşak boyunca Almanları meşgul eden Almanyanın birleşmesi sorununu çözüme bağlama yolunda büyük mesafe almıştı; ancak bunu demokratik anayasal süreç yoluyla değil, Prusyanın gücünün üstünlüğü temeline dayanarak yapmıştı. Bismarckın çözüm şekli Almanyadaki herhangi bir önemli seçim bölgesi tarafından savunulmamıştır. Muhafazakarlar için çok demokratik, liberaller için çok otokrotikler, hukuktan yana olanlar için çok kuvvet merkezli olan yeni Almanya, serbest bıraktıgı iç -dış güçleri, onların kendi aralarındaki düşmanlıkları kullanarak yönlendiren bir dahiye göre biçilmişti; ancak onun ustası olduğu bu görev, yerine gelenlerin yeteneklerinin çok üzerindeydi. Bismarck, kendi değerlendirmelerine göre hareket etmek için yeterli kendine güvene sahipti. Temel gerçekleri ve Prusyanın önüne çıkan fırsatları çok parlak bir şekilde analiz etti. Almanyayı öyle sağlam bir şekilde kurdu ki Almanya iki dünya savaşı ve iki yabancı işgal gördüğü ve iki kuşak boyunca bölünmüş bir ülke durumunda kaldığı halde ayakta durabildi. Bismarckın başarısız olduğu nokta kendi toplumunu, uygulanabilmesi için her kuşakta büyük bir devlet adamının gelmesi gereken bir politika tarzına mahkum etmesiydi. Napeleonun trajedisi ihtiraslarının, yeteneklerini aşmış olmasıydı. Bismarckın trajedisi ise, onun yeteneklerinin, toplumunun onları sürdürme kabilyetini aşmasıydı. Napeloeonun Fransaya bıraktığı miras stratejik felçti; Bismarckın mirası ise, özümsenemeyen büyüklüktür. BÖLÜM ALTI REALPOLİTİK KENDİNE DÖNÜYOR Realpolitik, güç hesapları ve ulusal çıkarlar üzerine dayanan dış politika, Almanyanın birleşmesi sonucunu doğurdu. Almanyanın birleşmesi ise, amaçlananın tam tersini yaparak Realpolitikin kendi aleyhine dönüşmesine sebep oldu. Coğrafya, çözülmesi olanaksız olan bir çıkmaz yaratmıştı. Realpolitikin geleneklerine göre, Almanyanın büyüyen ve potansiyel olarak egemen gücünü sınırlamak için Avrupa koalisyonlarının kurulması olasıydı. Paradoksal olarak şu da bir gerçektir ki, son yüzyıl içinde, Avrupa güç dengesi birkaç defa Rus çabaları ve kahramanlığı ile korunmuştur. Rusya olmasaydı, Napoleon ve Hitler hemen hemen kesin olarak evrensel imparatorluklarını kurmayı başarmış olacaklardı. Rusya, meşruiyetin savunucusu olduğu zamanlar bile, muhafazakar saraylardan çok daha fazla kurtarıcı olmuş ve dolayısıyla emperyalist bir tavır almıştır. Batı Avrupa muhafazakarları, kendi kendini sınırlama felsefeleriyle kendilerini tanımlarken, Rus liderleri büyük misyonlar için gönüllü olmuşlardır.Rusya tarihinin paradoksu, görev duygusundan doğan itici güç ile yaygın güvensizlik duygusu arasında devam eden kararsızlıktır. En uç noktasında, bu kararsızlık, eğer genişlemezse imparatorluğun dağılacağı korkusu yarattı. XIX. yüzyılında güç dengesi sistemlerinin iki modeli vardı: Palmerston/Disraeli yaklaşımında örneklenen İngiliz modeli ve Bismack modeli. İngiliz yaklaşımında, güç dengesi, doğrudan tehdit edilene kadar bekler, sonra devreye girerdi ve hemen hemen daima zayıfın yanında yer alırdı. Bismackın yaklaşımı ise karşı çıkışların meydana gelmesini önletmek için mümkün olduğu kadar çok taraf ile yakın ilşki kurmak, birbirleri ile çakışan ittifak sistemleri oluşturmak ve bunlardan ortaya çıkan etkiyi, tarafların iddialarını ılımlı hale getirmek için kullanmak şeklinde tanımlanabilir. İki dünya savaşı boyunca, Amerikanın Almanya ile geçirdiği deneyimlerin ışığı altında garip görünsede, Bismackın güç dengesini çalıştırma tarzı, büyük bir olasılıkla, Amerikanın uluslararası ilişkilere olan geleneksel yaklaşımına daha uygundur. Palmeston/Disraeli metodu, çatışmalar karşısında disiplinli bir şekilde uzak kalmayı ve tehlikeler karşısında dengeye koşulsuz bir bağlılığı gerektirir. Çatışmalar ve tehditlerin, tamamen güç dengesi terimleri içinde değerlendirilmesi zorunludur. Amerika, disipli bir şekilde uzak durmayı veya koşulsuz bağlılığı zor sağlar ...






Ödev Hazırlanıyor
Lütfen Bekleyiniz




Ad-Soyad :
E-posta (Gizli tutulur) :
Başlık :
Yorum :
   
Bu ödeve hiç yorum yapılmamış. İlk siz yorum yapın!


Ödev İndir ve Ara

İhtiyacınız olan ödevi bu bölümü kullanarak arayabilirsiniz..

Site Sayacı

Kategori Sayısı
87
Ödev Sayısı
2211
Ödev Kapak Sayısı
69
Yorum Sayısı
511
Anahtar Kelime Sayısı
21547
Bu web sitesi bir google fenomenidir.
Bu siteden sadece ödev indir ilir.